|
Büyük Demirkazık Kuzey Duvarı Tırmanış Güncesi
Gıyasettin Demirhan
Dört beş ay önce TRT’den Fahri İkiler aradığında televizyon programında konuşmaya hiç de hazır değildim çünkü uzun zamandır uzak kaldığım okulda işler birikmişti. Göz attığım her kağıt parçası yenisini doğuruyordu. Dayanamayıp, “Ne konuşacağız?” diye sordum. “Dağlardan, eski tırmanışlardan, Everest’ten, performans gelişiminden... Daha ne olsun” deyince, Tunç, bizim üniversiteden Haydar hoca ve ben dağlar ve dağcılıkla ilgili sohbet etmeye karar verdik.
Çekim öncesi nelerden söz edeceğimizi konuşurken doğal olarak odağa Tunç ve yüksek irtifa oturdu. Haydar hoca olunca da insan performansı ve spor hekimliği. Peki, ben? Fahri bey bu arada “Hocam siz de şu Demirkazık Kuzey Duvarındaki gecelemeden ve gördüğünüz rüyadan söz edin” dedi. Durum böyle olunca 20 yıl sonra tırmanış anısı yazmak geldi aklıma. Yıllar hızlı geçiyor gerçekten.
Türkiye dağcılığı konusunda deneyimliler iyi bilirler. Ülkemizin dağcılık tarihindeki üç problem dağcılara hep çekici gelmiştir. Ağrı Dağı kış tırmanışı, Büyük Demirkazık Kuzey Duvarı tırmanışı ve Parmakkaya tırmanışı. Bunların üçü de farklı ekol tırmanış deneyimi, malzemesi ve tekniği gerektirir. “Ağrı Kış” ve “Parmakkaya” problemleri daha önce çözülmüştü. Sırada Demirkazık Kuzey kalmıştı.
Problemler çözülmek için vardır ama hadi çözelim deyince de çözülemezler. Önce problemin farkına varacaksın ve tanımlayacaksın. Çözüm yolları üreteceksin, çözüm için plan yapacaksın ve olası çözüm yollarını deneyeceksin. Demirkazık Kuzey için de birçok kişi denenceler üretip deneme yaptı ama olmadı işte. Bir yerlerde bir hata, bir eksiklik vardı. Ah şu Avrupalılar! İşin sırrını bir türlü vermediler bize. Oysa ortada sır filan yoktu. Var olmayan; yeterince malzeme, deneyim ve deneme alışkanlığıydı. Dahası, hiç kimse bu rotaya alıcı gözle bakarak zaman harcamamıştı. Oysa günübirlik planlar ile ve kısa dönem hedeflerle problemler çözülmez çünkü her problemin çözüm yolu farklıdır.
Yıl 1990, aylardan Haziran, Murat Yıldırım bir gün dedi ki; “Gel Gıyas Büyük Demirkazık Kuzeyi biz de deneyelim”. Kendisi daha önce bir grupla denemişti ama geri dönmek zorunda kalmışlardı. Önce bir duraksadım, çünkü yazları sıkı çalışmak zorundaydım. Eğer çalışmazsam lisans üstü eğitimimi sürdürmek olanaksızlaşırdı. Bir taraftan da “dağ çağırıyor” derler ya... Aynen o durumdayım. Üstelik teklif edilen tarihin hemen arkasından Kaçkar’a gitmek zorundayım. Küçük bir aksilik planlarımı alt üst edebilirdi. Biraz düşünceli şekilde “evet” dedim. Takım; Emin Elker, Murat Yıldırım ve benden oluşacaktı. Buzul geçişi için Mağara Araştırma Derneği’nden arkadaşlar yeni aldıkları statik ipi verebileceklerini söylediler. Dönemin özelliğinden mi, sayının azlığından mı yoksa yokluktan mı bilemem ama o zamanlar doğa sporları yapan gruplar arasında inanılmaz dayanışma ve dostluk vardı. Yüz metrelik ip bizim için şanstı çünkü yeterince malzememiz yoktu. Neredeyse malzemelerin tümünü başkalarından ödünç almıştık.
Tırmanış günü yaklaştıkça doğal olarak heyecanlanıyorduk. Gitmeden bir gün önce Murat aradı ve “Ertuğrul Melikoğlu duvarı tek başına tırmanmış ve ona gidiyorum” dedi. Ertuğrul iyi bir dağcıydı ve ondan beklenen bir davranış sergilemiş ve problemi çözmüştü. Olsun, hedeften vazgeçilmez. Biz de grup halinde tırmanacaktık. Ertuğrul’dan bazı bilgileri alan Murat eve geldi ve detayları konuştuk. Derlenip toparlandık ve ertesi gün yola çıktık. Çukurbağ Köyüne vardığımızda bir katıra ağır malzemeleri yükleyip yola koyulduk. Herkes Demirkazık Kuzey’in yolunu bilir. Çok keyiflidir. Eğlenerek ulaştık duvarın dibine. Ertesi gün koyulduk yola. Yedi litre su, teknik malzemeler ve iki fotoğraf makinesi. Önemli bir iş yapacağız ya... Çift makine ile gidiyoruz. Derken Emin hafif rahatsızlandı. Kaldık iki kişi.
Duvarın ilk girişi zor bir etaptır. Neyse ki orayı rahat geçtik. Sonrasında sola yatık uzunca yatay bir çatlak var. Yükümüz ağır olduğu için yavaş hareket ediyoruz. Hava da çok güzel, ağırdan almamızın bir nedeni de bu çünkü duvarda geceleyeceğiz.
Akşama doğru Yarım Ay Balkon’un altına geldik. Duvarın o kısmı her zaman dikkatimi çekmiştir. Doğrudan orası çıkıldığında Türk duvar tırmanıcılığında yeni bir çığır açılacak. Yüzde yüz güvenlik ilkesi ile bu problemi kim ya da kimler çözecek bakalım? Yarım Ayın önü bivaklamak için güzel bir yerdir. Orada kalmaya karar verdik. Bir taraftan da fotoğraf çekiyoruz. Önemli belgeler bunlar çünkü Ertuğrul duvarın büyük bölümünü yalnız tırmanınca pek fotoğraf çekememişti. Akşam yemeğini erken yedik ve yattık. Sabahleyin de açıkçası çok erken kalkmadık. Havanın ve manzaranın çekiciliği insanı tembelleştiriyor. Önce ipe ben girdim. O da ne! İlk teknik etap kısa ama bir garip. Uçları aşağıya bakan çürük kayalar. Açıkcası, orada biraz fazla zaman harcadım. Tek nedeni de sık antrenman yapmamak. Siz siz olun kentte kaldığınız zamanlarda düzenli antrenman yapın. Neyse bu etabı aştık ama sonrasında yanlış rota. Yanlış rota demek zaman kaybı demek ama erken toparlandık, geriye indik ve kendimizi doğru rotada bulduk.
Zirve bir adım ötede gibi gözüküyor ama dağlarda da hep böyle olur. İlk kez dağa tırmanan birisi sorar: “Zirve nerede?” Liderin yanıtı hazırdır: “Şu tepenin arkasında”. Bir türlü şu tepeler bitmez. Dağlar böyle işte ne yaparsın. O bir kaç adım ötede gözüken zirveye aslında uzunca bir yol vardır. Zirvenin altındaki uzun derin çatlak tırmanırken yakındığım yerlerden birisidir çünkü fena halde ıslaktır. Islak zeminde kaya tırmanmak bazen işkenceden beter olur. Ağustos sonunda Aladağlarda güneş görmeyen bir kuzey zeminindeyseniz sert kar ve ıslaklık doğaldır. Çatlakta ilerleyince Ertuğrul’un sikke çaktığı yeri gördüm. Bu güzel bir ipucuydu çünkü çatlağın sonuna yaklaşmıştık. Bunun anlamı, zirvenin yakın olduğuydu. Sikke çakılan yerin bize verdiği ipucu, sola gitmemiz gerektiği yönündeydi ancak, emniyet noktası pek güvenli gözükmüyordu. Bu geçişi Murat yaptı. -Murat’la birlikte çok tırmanış yaptık. Açıkça söyleyeyim, o hep daha cesaretli davranırdı. İşte! Bireysel farklılıklar. Bu nedenle, eşli tırmanışları hep severim. Güvenli olmanın yanında motivasonu ve güvenliği artırır. Murat hamleyi yaptı ve gitti. Arkasından da ben. Sonrası düz yol gibi geliyor insana. Kısa sürede doruğa ulaştık.
Birbirimize sarıldık ve başarımızı kutladık. Murat gözyaşlarına hakim olamadı. Tırmanıcılar bu duyguyu iyi bilirler. Güzel anlardır. Hava yine çok berrak. O geceyi de mavi, derin gökyüzünün ve yıldızların altında geçirdik. Ayağımızda tırmanış ayakkabıları var. Nasılda sıkıyorlar. Ertesi gün bu ayakkabılarla Demirkazık klasik rotasının boyun sonuna geldik. Neyse ki Emin yürüyüş ayakkabılarımızı yukarıya taşımıştı da ayaklarımız işkenceden kurtuldu. Bu da ekip ruhu işte. Kampa dönüşün ve oradakilerle sevincimizi paylaşmanın doyumsuz keyfi. Her tırmanıcının bu keyfi yaşamasını isterim. Rotanın boyu önemli değil. Önemli olan aldığınız tattır. Keyifli bir tırmanışta duvarda uyurken görülen rüyanın ve dorukta attığınız çığlığın keyfi bambaşkadır. Güzel bir uyku sonrası ertesi gün, katırcı gecikince, diğerleri güle oynaya dönüş yaparlarken ben 40 kg yükle Çukurbağ Köyüne yürüyüş yaptım çünkü öğlen 12 otobüsünü yakalamak zorundaydım. Zaman sorununuz olsa da sakın bunu denemeyin. Dağcı hamal değildir.
|