|
Ağrı dağı
B. AĞRI DAĞI
Yüksekliği: 5137m.
Tipi: Volkanik
Bulunduğu il: Ağrı, Iğdır.
Çıkış yolları: Eli Köyü, Çevirme Köyü, Yenidoğan Köyü, Aralık - Ahora çukuru...
Iğdır İli'nin güneyinde, Doğubayazıt'ın 15km. kadar kuzeydoğusundadır. Iğdır ovasından 4000m.yi geçen bir kot farkıyla yükselen Ağrı Dağı, Türkiye ve Avrupa kıtasının en yükseği ve dünyanın da ikinci en büyük volkanik dağı unvânına sâhiptir. Düşük nem miktârına sâhip ve açık havalarda Ermenistan, Nahçıvan, Azerbeycan ve İran toprakları ile Van, Kars, Bitlis yörelerinden görülebilen bir büyüklüktedir. Târihte; Ağrı veya Eğri Dağ olarak isimlendirilen bu volkan, yabancı kaynaklarda ise Ararat olarak geçer. Urartulardan beri farklı isimler ile adlandırılan Ağrı Dağı'na, Ermenîler Masis, İran coğrafyacılarının da kullandığı gibi Farsça olarak Kûh-i Nuh, Arap dağcılar ise Cebel-el Hâris, Küçük Ağrı'ya da Cebel-el Havayris derler. Dinî kitaplarda ismi Nuh Tûfanı ile geçer ve Ararat isminin Nuh efsânesinden geldiği belirtilir. İsâ'nın doğumundan önce Ortadoğu târihinin en geleneksel kaynağı olarak kabûl edilerek Hz.Mûsâ tarafından yazıldığı ileri sürülen "Eski Ahid" (Tevrat) 'in beş kitabından ilki olan "Tekvin"de Ararat şöyle geçmektedir; "Ve gemi yedinci ayda, ayın onyedinci gününde Ararat Dağları üzerine oturdu." (bkz. 8.Bap 4.Âyet) Kur'an-ı Kerim'de ise, "Gemi, Cûdî üzerine oturdu..." (bkz. Hûd Sûresi 44.Âyet) olarak belirtilmektedir. Sümer destanlarından dünyaca meşhur olan Gılgamış Destânı, 5000 sene önceki bir tûfandan söz etmekte ve bu tûfandaki geminin Nisip (Cûdî) Dağı'na oturduğunu yazmaktadır. Târih boyunca dağın çevresindeki yörede çok farklı milletler varlıklarını sürdürmüştür. Ağrı Dağı etekleri ve çevresinde yaşayan Hitit Uygarlığı'nın, İ.Ö.1340'tan sonra Doğu Anadolu Bölgesindeki etkinliklerini yitirmeleriyle ortaya çıkan krallıklardan biri olan Hurriler İ.Ö.1200 senesine kadar bölgede yaşamışlardır. İ.Ö.1200-600 yılları arasında ise, ismine ilk kez İ.Ö. XIII. asırdan kalan Âsur kaynaklarında rastlanan, Urartu'lar yerleşmiştir. Ardından Roma'lılar, Bizans'lılar, Selçuklu'lar ve Osmanlı İmparatorluğu bölgede hüküm sürmüştür.
Dağ, güneydoğu yönünde aynı kaynağın farklı bir damarı olarak 3896m. yüksekliğe ulaşan ikinci bir volkan yaratmıştır ki bu da Küçük Ağrı olarak isimlendirilir. Yüksekliği Kaçkar ve Erciyes dağlarından sadece 20-25m. kadar farkı olan K. Ağrı, yanında 5000m.yi aşan B. Ağrı Dağı'na daha da görkemli bir hâl verir. Meşhur seyyah Marco Polo'nun şahsî yazılarında Ağrı Dağı için "hiç bir zaman çıkılamayacak bir dağ" diye bahsedilmektedir. Bu görkemli görünüşü sebebiyle dağın çevresinde yaşayan yerli halk da, ulaşılamaz olarak görülen o zirveye bugüne kadar kimsenin ulaşabildiğine inanmamaktadır. Bu yanlış inanış hâlen günümüzde de devam etmektedir. Büyük ve küçük Ağrı Dağı aynı taban üzerinde yükselir ve 2512m. yüksekliğindeki Serdarbulak Geçidi ile ayrılır. Her iki dağın toplam çevre uzunluğu 128km. olup 1,188km2lik bir taban üzerinde yükselir. 40km.ye yaklaşan çaptaki dar bir alandan birden bire 5000m.yi aşan bir yükselti ve çevresinde onu kapatabilecek başka bir yüksekliğin olmaması sebebiyle zirvesine ulaşanlara çok zengin bir manzara ile göz ziyafeti yaşatır. Açık havalarda 400km. çapında bir araziyi görebilmeniz mümkündür. 4 Ülkenin sınırlarının birleştiği bir alanda odak noktası gibi yükselen Ağrı Dağı'ndan; Van Gölü ve yöresi de dâhil olmak üzere Doğu Anadolu yaylalarının büyük bir bölümünü, Gürcistan'ın Kafkas'lara değin uzanan geniş bir kesimini ve İran'ın Ûrmiye Gölü'nü görebilirsiniz.
Ağrı Dağı'nın doruğu toktağan kar tabakası ile kaplıdır. Binlerce senelik bir târihe sahip olan bu buzul, 300m.ye yaklaşan kalınlığı ile 5km. çapında bir genişliğe sâhiptir. Yaklaşık 10km2'lik bir alanı kaplayan boyutu ile Türkiye'nin en büyük buzuludur. Bu geniş ve kalın buz örtüsü doruk sahasını tamamıyla örttüğü için krater ağzı görülemediği gibi nerede olduğu da bilinememektedir. Dağın kuzey yönünde uzanan buzul dilimine, dağın ilk tırmanışı gerçekleştiren dağcının ismi olan "Parrot Buzulu" adı verilmiştir. Târihte, Nuh Tûfanı'ndan sonra zirveye oturan Nuh'un gemisindeki bütün hayvan çiftleri, yerli inanışa göre dağın kuzey yönünde bulunan Ahora (Ahura, Ahuri) köyünden dünyaya yayılmıştır. Günümüzden 162 sene önce, 20 Haziran 1840 sabahında meydana gelen devâsa büyüklükteki bir heyelan sonucunda, dağın kuzeydoğu yamacı kayarak Aziz Yâkup Vâdisi ile birlikte Ahora köyünü çamur, taş ve kayalarla örtmüştür. Açılan bu devâsa boyuttaki çukur ise Ahora Çukuru olarak isimlendirilmektedir. Bu köyün yakınlarında ise şimdi Yenidoğan köyü bulunmaktadır. Ağrı Dağı, bölge dağlık alanları çayır ve meraları ile birçok memeli hayvana da ev sahipliği yapmaktadır. Bunlar arasında ayı (Ursus artos), kurt (Canis lupus), tilki (Vulpes vulpes), vaşak (Lynx lynx), yaban koyunu (Ovis gmelinii), yaban keçisi (Capra aegagrus), çengel boynuzlu dağ keçisi (Rupicapra rupicapra), yaban domuzu (Sus scrofa), dağ tavşanı (Lepuz capensis), Arap tavşanı (Allactaga williamsi), porsuk (Meles meles) ve kaya sansarı (Martes foina) gibi türler bulunmaktadır. Tamamıyla volkanik bir yapıya sâhip olan dağın yaklaşık 4000 metresine kadar olan kısmı bazalt, daha sonraki yükseklikler andezit lavlarından oluşmuştur. Dağın üst kesimlerinde eriyen buzul suları, çok kısa bir mesâfede geçirimli kayalar ile derinlere sızdığından dolayı, dağın eteklerinde özellikle de yaz mevsimlerinde ciddi anlamda su bulunmamaktadır. Yazın yapılacak tırmanışlarda yüksek miktarda su taşınması tavsiye edilir. Ayrıca, dağın güneybatı yönüne tekâmül eden 3200m. yükseklikteki yeşil kampta bâzı seneler temmuz ayının ortalarına kadar su bulabilme imkânı olsa da, bu târihten sonra kesinlikle su görülmez. 4200m. kampında ise, öğlen saatlerine kadar buzulların kısmî kesimlerinin, sâdece güneşli havalardaki ısınmaları sonucunda meydana gelen erimeler ile su bulabilmek mümkün olsa da, güneş battıktan sonra âni soğuma netîcesi ile sular tekrar donar. Ağrı Dağı'nda kış mevsiminde yağan karlardan, 3000m.nin alt kesimlerinin baharla birlikte gelen ısınma sonucunda erimesiyle 21 farklı türde binlerce çiçek açar. Ancak, birbirinden farklı çeşitli renklerdeki bu çiçekler, sebebi bilinmemekle birlikte karakteristik olarak kokusuzdur.
Eski târihlerde genelde Nuh'un gemisi hakkında bilgiye ulaşabilmek gâyesiyle yapılan Ağrı Dağı tırmanışlarda ise ilkler; 9 Ekim 1829 târihinde dağın ilk çıkışını gerçekleştiren, dönüşünde Nuh'un gemisinin bulunabileceği 200 adım çapında bir düzlükten söz eden Prof. Dr. Friedrich Von J.Parrot kayıtlardaki ilk dağcıdır. 5 yıl sonra 1834 senesinde Rus Spaski Antomonof, 1845 senesinde dağın günümüze kadar saklanan ilk bilimsel çizimlerini yapan Alman Hermann Abich ve arkadaşı Wagner, 1850 de Rus ekibi lideri olarak dağa tekrar tırmanmak için gelen Hermann Abish ve Rus Kochko, Kanikovf, Eleksandrovf olmuştur. İlk Türk tırmanışı ise 1854 senesinde Osmanlı İmp. Subayı ve bir grup eğitimli asker tarafından gerçekleştirilmiştir. 1856 senesinde İngiliz Seymour, 1876 da 4000 metre yükseklikte lav yığınları arasına sıkışmış, dört ayak uzunluğunda ve beş inç kalınlığında yontulmuş bir tahta parçası gördüğünü iddia eden İngiliz James Bryce'ın ardından Fırat Nehri'nin kaynağını araştırmak üzere 1883'te dağa tırmanan Kudüs Başdiyakosu Dr. Nûri, geminin orta bölümünün buza gömülü olduğunu, çok kalın ağaçlardan yapıldığını ve koyu kırmızı renkteki kalasların 30cm. uzunluğundaki çivilerle çakıldığını bildiriyordu. Bu açıklamalardan esinlenen bir grup Belçika'lı zengin Nuh'un Gemisi'ni aramak üzere bir keşif gezisi düzenlemeye çalıştılar. Gemi parçalar hâlinde taşınarak Amerika'ya 1893 Chicago Müzâyedesi'ne gönderilecekti. Fakat, Osmanlı Hükümeti bu konuya sert ve kesin bir kararla karşı çıktığı için tasarıdan vazgeçildi (Bkz.Navara, "L'expedition au Mount Ararat",). Ardından bütün bu iddiaları araştırmak üzere yine aynı târihte dağa tırmanarak büyük bölümünü araştıran ve hiçbir kalıntıya rastlamadıklarını îtiraf eden Hasan Paşa ve beraberindeki erlerden sonra 1949 senesinde Birleşik Devletlerden Dr. Smith, 1952 senesinde Fransız ekibi Navarra ve Riquer ve 8 Ağustos 1957'de Muzaffer Erol Gez, Kâzım Naz, Dr.Bozkurt Ergör ve Dennys Hills zirveye çıkan ilk ekipler olmuştur. Prof. Dr.Abdül Mecit Doğru ve Muzaffer Erol Gez, yüksek irtifâda insan fizyolojisi üzerine Türkiye'de bilimsel anlamda ilk tıbbî araştırmaları yaptıkları sırada, Ağrı zirvesinde 3 gün kalarak kırılması güç bir rekora imza atmışlardır. İlk solo tırmanış Ertuğrul Melikoğlu, ilk kış tırmanışı ise 21 Şubat 1970 târihinde Dr. Bozkurt Ergör tarafından gerçekleştirilmiştir. En fazla katılımcı ile gerçekleştirilen tırmanış ise, iki bölüm hâlinde toplam 197 dağcı ile T.Dağcılık Federasyonu'nun düzenlediği 2002 Uluslararası Ağrı Dağı Tırmanışı olmuştur (İ. Meydan.2002). B.Ağrı Dağı zirvesine bugüne kadar kuzey yüzünden ve kış şartlarında hiçbir bölgesinden solo olarak ulaşılamamıştır.
Dağ 16,864ft.lik boyutuyla yüksek irtifâ dağcılığı için vazgeçilmez bir tırmanışa sâhiptir. Ağrı Dağı 5137m.lik zirve tırmanışı ile, 5671m.lik İran'da ki Demavent (Damavant) Dağı'ndan daha zordur. Tırmanış için en uygun zaman, temmuz, ağustos ve eylül aylarıdır. B. Ağrı ve K. Ağrı dağlarında izne tâbi olan tırmanışlar, sâdece Doğubeyazıt Topçatan ve Eli Köyü güzergâhından olmak şartıyla dağın Doğubeyazıt sınırları içinde kalan cephesinden, ve Iğdır Yenidoğan Köyü ile Cehennemdere Vâdisinin sağ tarafından Küp Gölü rotasıyla yapılmaktadır. Fakat dağın bu iki rotası dışında, zirveye giden üç farklı yol daha vardır. Zirveye giden en kolay yol ise, Doğubeyazıt üzerinden Eli köyü rotasıdır. Bu rota diğer yollara nazaran daha kısa ve emniyetlidir. Kuzey yolu ise Ahuri çukuru ile yüksek kot farkından dolayı çok zordur ve Küp gölü üzerinden geçer. 2100m.deki Eli köyünde yaşayanlar, yazın 3000m.deki yaylalarda ikâmet etmektedir. Eli köyüne kadar araçlarla gelindikten sonra yaklaşık 6 saatlik bir tırmanış ile 3200m.deki yeşil kampa, yüksek irtifâdan kaynaklanan dağ hastalıkları hâriç tutularak hiçbir tırmanış sorunuyla karşılaşılmaksızın rahat bir şekilde ulaşılır. 4200 kampına ulaşmak için gidilen yol ise 3200 kampına kadar olan yoldan daha diktir. Fakat buna karşın daha kısa sürede ulaşılır. Parkur tırmanış hızına bağlı olarak 4 ilâ 6 saat sürer. 3200m. kampı bir gecede yaklaşık 150 çadırı barındırabilecek imkâna sâhipken, 4200 kampı en fazla 25 çadır büyüklüğündedir. Tırmanış boyunca dağın görülmeyen tarafında kalan K. Ağrı bu kamp alanında kendisini gösterir. 4200 kampının güneyindeki Şeytan çukuru olarak isimlendirilen keskin yamaçtaki kayalıkların görülmeyen tarafında zirve için su tedâriği yapmak mümkündür. Kamp alanından zirveye gitmek için gece hazırlıkların tamamlanması ve sabahın çok erken saatlerinde tırmanışa başlanılması gerekmektedir. Ağrı Dağı'nda karakteristik olarak öğlene doğru bulut toplanması, tırmanışları çoğu zaman engelleyen bir durum yaratır. Zirve çanağı 5137m.lik Atatürk ve 5122m.lik İnönü tepelerinden oluşur ve 5000 yaylası kuzey yöndedir.
Kaynak : http://www.geocities.com/yuksekirtifa/
Klasik Rota GPS Koordinatları :
1. Kamp bolgesi - 3340 m. 38 S MJ 37400
MGRS 92450
2.Kamp Bolgesi - 4200 m. 38 S MJ 38620
MGRS 93820
3. Buzula giriş - 4820 m. 38 S MJ 39120
MGRS 94800
4. Agri zirve - 5137 m. 38 S MJ 39860
MGRS 95070
Not: Bu degerleri kullanirken GPS inizin degerlerini asagidaki gibi kullanin..
Position Frmt - MGRS
Map Datum - European 1979
Unıts - metric
North Ref - magnetic
Variance - 004*E
________________________________________________
BÜYÜK AĞRI DAĞI (5165 m.)-Yavuz İşcen
Türkiye’nin en yüksek doruğu olan Büyük Ağrı Dağı, 5165 m yükseklikte sönmüş bir volkandır. Bazı kaynaklarda yüksekliği 5137 m. olarak belirtilmektedir. Türkiye, İran ve Ermenistan sınırlarının kesiştiği noktada sınırdan 25 km. kadar içerde, çapı yaklaşık 40 km.yi bulan bir koni görünümündedir. Büyük Ağrı Dağı’nın kuzey yamaçları Iğdır ili sınırları içinde, güney yamaçları ise Ağrı ili sınırları içinde yer almaktadır. Büyük Ağrı Dağı’nın güney doğusunda yine sönmüş bir volkan olan Küçük Ağrı Dağı (3896 m.) yer almaktadır. Bu iki volkanik koni arasında 11 km. uzaklık bulunmaktadır. İki dağ arasında 2678 m. rakımlı Serbulak Geçidi (Serdarbulak) yer almaktadır. Volkanik patlamalar sonucu oluşmuş olan bu dağların üzerinde krater bulunmamaktadır. Yanardağlar, tek baca çıkışlı ve merkezsel püskürme sonucu lav tabakalarının birbirlerinin üzerine yataklanması ile meydana gelmişlerdir.
BUZULLAR
Büyük Ağrı Dağı’nın üzeri kalın bir örtü buzulu ile kaplıdır. Ortalama bir değerle 4500 m.den başlayan buzul, 12 km2. alanı kaplamaktadır. Bu örtü buzulunun kalınlığının yüzlerce metreyi bulduğu ve krateri kapattığı düşünülmektedir. Örtü buzulu, Dağın zirvesinden güney, güneybatı ve kuzeybatı yönlerinde aşağıya doğru sarkar. Eğime uyarak aşağı doğru sarkan bu buzullar vadi buzulu özelliği kazanır ve kuzeybatı yönünde 3500 m.ye kadar iner. Kuzeybatı yamacındaki bu buzul, 10 km2. lik bir alan kaplar ve Türkiye’nin en büyük buzuludur. Eski yıllarda “manyak yüzbaşı” lakaplı bir subay tarafından bu buzul, Küp Gölü’nden tank ile top atışına tutulmuştur.
Büyük Ağrı Dağı’nın güneybatı tırmanış rotası üzerinde olduğu için en bilinen ve önemli buzullarından biri de tipik bir vadi buzulu olan güney buzuludur. Buzul aşındırması sonucu oluşmuş genç bir buzul vadisi içinde yataklanmıştır. Bu vadiye Öküz Deresi Vadisi adı verilmektedir. Uzunluğu 5 km., kalınlığı 50 – 100 m. arasında değişen güney buzulu, püskürme sırasındaki lav tabakalarının sertlik farkına göre ve eğime uyarak üç buzul balkonu (basamağı) oluşturmuştur. Üzeri yer yer kum – çakıl ve iri taş parçaları ile kaplı olan güney buzulu yaklaşık 4000 m.ye kadar iner.
Büyük Ağrı Dağı’nın doğu yüzünde 4900 m. civarında kükürt buharı çıkan bir bölge bulunmaktadır. Gaz çıkışının devamlı mı yoksa zaman zaman mı olduğu doğrultusunda bir bilgi yoktur. 1961 yılında bir tırmanış sırasında gözlenmiştir. Ancak bu durum, volkanın püskürmesinin son aşamasına geldiğini ve Dağın sönmüş volkan sınıfına girdiğini göstermektedir.
AHURA KÖYÜ’NÜN YOK OLUŞU
Büyük Ağrı Dağı’nın kuzeydoğusunda derince yarılmış bir vadi içinde yer alan ve Cehennemdere buzul dili olarak adlandırılan buzul oluşumu, Takke buzulundan itibaren 3.5 km. uzunluğa sahiptir ve 2370 m. rakıma kadar inmektedir. Oluşumu ile ilgili farklı görüşler bulunmaktadır.
Ağrı Dağı bölgesi bir fay hattı üzerinde yer almaktadır. Bu nedenle bölgede tektonik veya volkanik kökenli depremler görülmektedir. 1840 ve 1940 yıllarında yaşandığı tespit edilen birer deprem sonrası Dağın kuzey yamacında büyük bir heyelan meydana gelmiş, kaya ve buzul bloklarının koparak büyük ve derin bir heyelan vadisi meydana getirmesi sonucu Cehennemdere oluşmuştur. Bu heyelanlar sırasında Dağın kuzeydoğusunda bulunan Ahora Köyü toprak altında kalarak yok olmuştur. Bugün aynı köyün yerine Gündoğan Köyü kurulmuştur. Bir başka görüş ise, 2 Haziran 1840 yılında (bazı kaynaklarda 2 temmuz olarak yazmaktadır) meydana gelen ve heyelana neden olan etkenin deprem değil Ağrı Dağı’nın son patlaması olduğu doğrultusundadır.
Büyük Ağrı Dağı’na ilk çıkan kişi olan Prof. Dr. Parrot, 27 Eylül 1829 günü zirveye ulaşır. Parrot’un 1844 yılında ölümünden sonra yerine geçen ve devlet adına bölgeye gönderilen Prof. O.W.Herman Abich 1846 yılında üniversiteye “Ahura tamamen imha oldu” şeklinde rapor gönderir. Ahura’nın Abich’in belirttiği tarihte yok olmuş, ancak daha sonra benzer bir felaketi 1940 yılında yeniden yaşamıştır.
Ahura ile birlikte burada yer alan Yakup Manastırı ve Peygamber Çeşmesi de yok olmuştur. O tarihlerde yapılan araştırmalarda bulunan ve Nuh’un gemisine ait olduğu söylenen bazı parçaların yok olan bu manastırda saklandığı bilinmektedir. Gemiye ait diğer bazı parçaların ise Erivan yakınlarındaki başka bir manastırda bulunduğu bilinmektedir. Ağrı Dağı’na ilk çıkan kişi olan Parrot, 1829’da bölgeye geldiğinde Etşimiadsin Manastırı olarak bilinen bu manastırda, manastırın patriği Aziz Jacop tarafından kendisine kutsal emanet olarak kabul edilen gemi parçalarının gösterildiğini nakleder.
ARARAT ADININ KAYNAĞI
Büyük Ağrı Dağı’nın diğer bir adı da Ararat’dır. Kitabı Mukaddes’te geçen Ararat adı, İÖ 1200 – 600 yılları arasında bölgede yaşayan Urartulardan gelmektedir. Urartu adına ilk kez, 13. yüzyıldan kalma Asur kaynaklarında rastlanmaktadır. Bu kaynaklarda Urartular, Sami ırkından gelme “Uruatri” adında bir boy olarak tanımlanmaktadırlar. Bu ad, İbrani dilinde Ararat olarak geçmektedir. Urartulardan daha sonra İÖ 600 - İS 640 yılları arasında bölgede bir Hint – Avrupa topluluğu olan Ermeniler yaşamıştır. Urartu bölgesi bu tarihten sonra Ermenistan olarak anılmaya başlanmıştır. Ermeniler, İS 301 yılında Hıristiyanlığı kabul etmişlerdir. Ermeniler de Ağrı Dağı için Ararat adını benimsemişler ve kullanmışlardır.
Bugün batı dillerinin hemen hepsinde Dağın adı Ararat olarak geçmektedir. Hatta Harita Genel Komutanlığı’nca çıkartılan 1950’li yıllara ait haritalarda Dağın adı, Ağrı Dağı ( Ararat ) şeklinde yazılmıştır. 1980’li yıllardan ve özellikle 1990’dan sonraki Türk hükümetleri Ararat adından kıl kapmışlar (!) ve Ararat adına bir tür yasaklama getirmişlerdir. Bunda, Ermeni örgütü ASALA’nın, Türkiye aleyhine yaptığı çalışmalar ve eylemler etken olmuştur.
Dağa çıkış başvurularında Dağın adını Ararat olarak kullanan yabancı ekiplere zorluklar çıkartılmıştır. Zaten yabancı bir ekibe izin verilebilmesi için evrakların 170 imzadan geçtikten sonra çıkabildiği düşünülürse, bürokrasi başlı başına bir engel bile kabul edilebilir. Baskının boyutu gitgide artmış ve adı Ararat olan bir yerli turizm acentasının ve Doğubeyazıt’ta dağcıların kalmayı gelenek haline getirdikleri Ararat Otel’in adı da değiştirilmiştir (bu otelin yeni adı İsfehan Otel’dir). Ermenice olduğu gerekçesi ile Dağın adının ülke içinde ve hatta batı dillerinde de Büyük Ağrı Dağı olarak benimsetilmesine çalışılırken –ki aslında Dağın adının Ermenicesi Masis’dir- Ermeniler de Ararat adını kullanmaktadırlar.
NUHUN GEMİSİ
Tufandan sonra Nuh’un gemisinin oturduğu sanılan yer, Büyük Ağrı Dağı’dır. Bu konuda kutsal kitaplarda çeşitli bilgiler bulunmaktadır. İS 70 yılında Josephus yazdığı bir yazıda Nuh’un gemisine ait kalıntıların görünür ve ulaşılabilir olduğuna ilişkin bize ikinci elden bilgiler verir. 1800’lü yıllara ait çeşitli araştırmalar hep gemiye ait parçaların görüldüğü hatta bulunduğu doğrultusundadır. Birinci Dünya Savaşı sırasında bir Rus pilotun Ağrı Dağı üzerinde uçarken gördüğünü söylediği gemi kalıntısı, bunu doğrulamak için İkinci Dünya Savaşı sıralarında yapılan ikinci uçuş ve gene aynı bilgilerin aktarılması efsaneyi sürekli gündemde tutmayı başarmıştır.
Musa Peygamber tarafından yazıldığı söylenen Eski Ahid’in (Tevrat) beş kitabından ilki olan Tekvin’de Ararat adı ilk kez şu şekilde geçmektedir. “ Ve gemi yedinci ayda, ayın onyedinci gününde Ararat Dağları üzerine oturdu.” (8. Bab 4. Ayet)
Kur’an-ı Kerim’in Hud Suresi’nde ise geminin Cudi Dağı’na oturduğu belirtilmektedir. “ Ey arz suyunu yut ve ey gök sen de suyunu tut denildi. Sular çekildi, iş de tamam olup bitti. Gemi Cudi’ye oturdu. ” ( 11 / 44 )
Bügün de Cudi Dağı ve yöresinde Nuh ve gemisi ile ilgili inançlar ve bir kültür bulunmaktadır. Sümer destanlarından Gılgamış’da ise, İÖ 5000 yıllarında yaşandığı belirtilen bu tufan ve Nuh’un gemisi olayı detaylı olarak anlatılmaktadır. Bu destana göre gemi, Nisip Dağı’na (Nissir) oturmuştur. Nisip Dağı’nın neresi olduğu tam belli değildir. Cudi Dağı Şırnak ile Silopi arasında 2114 m. yükseklikte bir dağdır. Yakınında bulunan Nusaybin ilçesinin eski adı Nisibis’dir. İsim benzerliğine bakılarak bu dağın Cudi olabileceği tahmin edilmektedir. Ancak Nissir’in Urartu bölgesinde bir dağ olduğu akla yakın gelmektedir. Görüldüğü gibi Nuh’un gemisinin hangi dağa oturduğu kesin olmayıp tartışmalıdır.
İÖ 5000 yılına ait Sümer – Babil tarihinde “Gılgamış Destanı” olarak anlatılan Nuh tufanı, düzelmesi olası görünmeyen insan soyunu düzeltebilmek için tufan kararı alan tanrının bu kararını Nuh Peygamber’e bildirmesi ve bir gemi yapmasını istemesi ile başlar. Nuh Peygamber, 22 m. eninde 150 m boyunda ve üst üste 3 güverteden oluşan bir gemi inşa eder. Sonradan çok şiddetli yağışlarla tufan başlar ve her yer sular altında kalır. Nuh peygamber karısı ve üç oğlu ile gelinleri ve her hayvandan birer çift olarak gemiye biner. Aylarca sular üzerinde dolaşan gemi nihayet bir kara parçasına rastlar burası efsanedeki adı ile Ararat Dağı’dır. Gemi burada karaya oturur ve insanlık soyu buradan tekrar çoğalarak dünyaya yayılır.
O gün bu gündür Nuh’un gemisi Ağrı Dağı’nda aranır olmuştur. Bir ara zirveye yakın bölümlerde bulunan tahta parçaları heyecana neden olmuş ancak bunların geçen yüzyılda Ruslar tarafından kurulan bir teodolitin taban parçaları olduğu anlaşılınca durum normale dönmüştür.
1950 – 60 arasında Fransızlar, 60’lı yıllardan sonra da Amerikalılar çeşitli araştırmalar yapmışlardır. Bir sonuç alınamaması üzerine konu bir süre unutulmuştur. 1981 yılında aya ilk giden astronotlardan James Irwin Ağrı Dağı’na gelerek tekrar araştırmalarda bulunmuştur. Bu konuda bugüne kadar alınmış somut bir sonuç bulunmamaktadır.
DOĞAL GEMİ KALINTISI
Dağın güney yönünde Gürbulak sınır kapısına giden yol üzerinde, karayoluna 3.5 km uzaklıkta, Telçeker Köyü ile Meşar Köyü arasında bir yamaçta gerçekten de gemiye benzeyen, lav akıntısı sonucu meydana gelmiş, tamamen doğal bir oluşum bulunmaktadır. Bugün bu oluşum, Nuh’un gemisi olarak gelen ziyaretçilere ve turistlere gösterilmektedir. 1987 yılında doğal SİT alanı ve açık hava müzesi olarak koruma altına alınmıştır.
METEOR ÇUKURU
Bölgeye gidenlerin görmek istedikleri yerlerden biri de meteor çukurudur. İran ile sınır oluşturan Gürbulak sınır kapısı ile Sarıçavuş Köyü arasında İran sınırına 2 km. uzaklıktadır. 1913 yılında düştüğü sanılan bir göktaşının açtığı çukurdur (bazı kaynaklarda 1920 yılında düştüğü belirtiliyor). Göktaşının çukurun dibine gömülmüş olduğu düşünülmektedir. Çukurun çapı 35 m., derinliği ise 60 m. kadardır. Alaska’daki meteor çukurundan sonra dünyada büyüklük olarak ikinci sırada yer aldığı rivayet edilmektedir.
AĞRI DAĞI’NA ÇIKILABİLİR Mİ ÇIKILAMAZ MI ?
“ ...tepesinde Nuh’un gemisinin bulunduğu söylenen çok yüksek bir dağ vardır. O kadar geniş ve uzundur ki, çevresini dolaşmak iki günden fazla sürer. Zirvedeki derin kar bütün bir yıl boyunca kalır ve kimse ona tırmanamaz (Marco Polo İS. yaklaşık 1295).”
Marco Polo’nun da belirttiği bu inanış, yani Ağrı Dağı’na çıkılamayacağı düşüncesi uzun süre devam etmiştir. Hatta dağa ilk çıkışın gerçekleştirildiği 1829 yılından sonra bile bu inanış varlığını bir süre daha sürdürmüştür (farklı bir şekilde bugün de devam ediyor). Dağa ilk çıkan kişi olan Parrot uzun süre dağın zirvesine çıktığını kanıtlamak durumunda kalmıştır. Dağın çıkılamaz olduğu inancı, dağın yüksekliği ve o dönemlerdeki zorluğundan değil, dinsel bir inançtan kaynaklanmaktadır.
Hristiyanlığın ilk yıllarında Aziz Hagop, Ararat’a bazı tırmanış girişimlerinde bulunur. Ancak başarılı olamaz. Üçüncü tırmanışta kendisine bir melek görünür ve tanrının bu dağa çıkılmasını istemediğini söyler. Bu karşılaşma sırasında melek tarafından Nuh’un gemisine ait bir parça, Aziz Hagop’a verilir. Sonradan bu parça Erivan yakınında bir manastırda kutsal emanet olarak saklanır. Daha sonra bu söylenti yayılır ve özellikle de din adamları, tanrının bu dağa çıkışı yasak ettiğine inanırlar. Parrot dağa çıktıktan uzun süre sonra bile din adamlarının direnci ile mücadele etmek zorunda kalmıştır. Özetle 170 yıl kadar önce yaşanan farklı bir Galile olayı ile karşı karşıyayız.
Hala bile tırmanış için gelenlere “Nereye kadar çıktınız ?” diye soruluyor olması, dağın çıkılamaz olduğu inancını yansıtıyor sanıyorum. Yörede konuştuğumuz çeşitli insanlar, dağa çıkıldığına ya da çıkılabileceğine gene inanmıyor. Mustafa Bilgili’nin, “Ağrı Dağı’na Yolculuk” adlı kitabını okurken rastladığım, yörede, “Dağın üzerinde hava boşluğu var, üzerinden uçak bile geçemez” şeklindeki söylentiyi okuyunca, aklıma birden Ankara’dan Doğubeyazıt’a gittiğimiz otobüsteki iri kıyım adam geldi. Tırmanışa birlikte gittiğimiz arkadaşlara, benzer bir hikayeyi elden geldiğince inandırıcı olarak anlatıyordu.
Yöre insanı (bunlar tamamen Kürtlerden oluşuyor) dağa çıkan o kadar insanı gördükleri halde, hatta bir kısmı rehberlik yapıp tırmanışa bizzat şahit oldukları halde, gene de dağa çıkılabileceğine bir türlü inanmak istemiyor.
Eskiden bölgede dağ üzerine yemin edilirmiş. Yani yemin etmek gerektiğinde nasıl “kurana el basayım” ya da “anam avradım olsun ki” gibi şeyler söylenirse, benzer bir ifade Ağrı Dağ’ını içine alacak şekilde kullanılırmış. Bence bu, dağın ne kadar dokunulmaz (çıkılamaz) ve bir anlamda da o kadar kutsal olarak kabul edildiğinin güzel bir göstergesi. Belki de yöre insanının hazmedemediği, kabullenemediği şey budur. Bizler onların bir nedenle kutsal olarak kabul ettikleri bir şeye (dağa) gelip çıkıyoruz hatta çıktığımız yetmiyormuş gibi birde içine edip gidiyoruz. O insanlar da bizim bu tavrımıza karşı direniyorlar ve “bizim dağımıza çıkılamaz” diye tutturuyorlar (bir tür pasif direniş). Doğubeyazıt’lı dağ rehberlerinin bir dönem başkanı olan Ahmet Turan, “siz (turistleri kastediyor) gelmeden önce biz bu dağ üzerine yemin ederdik, şimdi bu adamların dağa işemelerini hazmedemiyorum” derken bence konuyu çok güzel özetliyor.
Aslında kaynağı ya da nedeni ne olursa olsun, Ağrı Dağı’na çıkılamayacağı inancı, ülkemiz insanının bugün bilimsel tarzın ne kadar uzağında olduğunu ve dolayısıyla da söylentilere ne kadar açık olduğunu bir kez daha gösteriyor sanıyorum.
EDEBİYATTA AĞRI DAĞI
Gerek görkemli görüntüsü ile hafızalardan silinmeyecek büyüleyici etkisi, gerekse hakkında çivi yazılı kil tabletlerden kutsal kitaplara ve seyahatnamelere kadar bir çok yazı ile Ağrı Dağı gerçekten de yazın hayatımızda önemli bir yer tutar.
1952 yılı ağustos ayında Ağrı Dağı zirvesine tırmandığını bildiğimiz Yaşar Kemal, “Nuh’un gemisi peşinde” adlı yazısında bir edebiyatçı diliyle Ağrı tırmanışını anlatır. “Ağrı’nın tepesindeki üşümüş yıldızlar ağarıyor. Gün, doruğun çok aşağılarından, Ağrı’nın sağ kanadı üzerinden doğar. Orada bir ağartı, kocaman, fışkırmaya hazırlanmış bir top ışık... Öyle duruyor. Ne gün doğuyor, ne de kızarıyor. Kocaman, birikmiş bir top ışık !”
“Önümde geniş bir alan ağarıyor. Buraya nasıl geldim, neyle geldim, farkında değilim. Yalnız biliyorum ki, burası Ağrı’nın tepesidir. Bu ağaran da tepenin buzullarıdır. Rüzgar bütün şiddeti ile esiyor ve tipiyi savurup donduruyor. İlerde tek sıra olmuş askerler gidiyorlar. Bunlar en yüksek doruğa bayrağımızı çekecekler.”
Yaşar Kemal, “Ağrı Dağı Efsanesi” adlı romanında Osmanlı döneminde yörede geçen bir aşkı anlatır. Bir halk masalı esintisi taşıyan bu roman, paşa kızı ve ona aşık olan bir köy genci gibi klasik görünen bir temayı ele almakla birlikte, Osmanlı – halk karşıtlığı, temelinde köylülerin yalnız bırakılmışlığı, halka uygulanan baskı ve zulüm gibi aslında geçmişten günümüze fazla değişmemiş konuları gözler önüne serer.
Yaşar Kemal’in bölge ile ilgili bütün yazılarında, devlet yönetiminin sadece askere alırken ve vergi toplarken hatırladığı halkın, içinde bulunduğu derin yoksulluk ana temayı oluşturur.
“Ağrı” adlı uzun şiirinde, Ahmet Muhip Dranas, dağın görkemi karşısında şaşkınlığa uğrayan insanın ruh halini vermeye çalışır.
Doğrusunu söylemek gerekirse Ağrı Dağı’nı ilk gördüğüm an ben de çok etkilendim ve dağın şu ana kadar görmüş olduğum bir çok dağdan daha heybetli görünüşü karşısında nedendir bilinmez hayretle karışık bir saygı hissine kapıldım !
1952 yaz ayında Ağrı’ya çıkış yapan Fransız ekibi başkanı F. Navarra tırmanış anılarında “Ararat’ı bu ilk görüşün yol açtığı kendinden geçme duygusundan hiçbir yolcu kurtulamaz. Bir çoğu bundan en unutulmaz anılarından biri olarak söz eder” demektedir.
Ağrı ili doğumlu bir yazar olan Ömer Polat’ın eserlerinde ise yöre insanının toplumsal sorunları önemli bir yer tutar. Yıllar önce AST’da seyrettiğim “Aladağlı Mıho”dan (1976 yılında İsmet Küntay ödülü almıştı) hatırladığım, Rana Cabbar’ın mükemmel oyununun yanı sıra Cumhuriyet dönemi boyunca yöre insanına çok az şeyin götürülebildiğidir. Gene 1977 Madaralı roman ödülüne layık görülen “Dilan”da, Ömer Polat, benzer konuları çarpıcı bir şekilde yansıtmaktadır.
DAĞIMIZIN BİR SAHİBİ VAR
Ağrı Dağı’na Doğubeyazıt tarafından çıkacak olanlar Eli Köyü’nden geçmek durumundadırlar. Hele yüklerinizi taşıtmak için katır kiralayacaksanız, köye uğramanız ve gerekli ilişkileri kurmanız şarttır. Buraya gidenler köyün ağası Ahmet Çokdin’i tanımadan edemezler. Zaten o bir yolunu bulup kendini size tanıtacaktır. Bugün 51 yaşında olan Ahmet Çokdin, çobanlıktan yetişmedir. Şu anda ithalatla uğraşmaktadır. 4 çeker görünümünde olup sadece 2 çekeri çalışan son model bir Nissan Terrano jeep’e binmektedir. Köyün ağası olmak kolay değildir elbette. Eli Köyü’nden, Ağrı Dağı’nın zirvesine kadar uzanan 50 dönüm arazinin tapusuna sahiptir. Özetle o, Ağrı Dağı’nın sahibidir. 5 çocuk babası olan Ahmet Ağa, 120 kg.lık bir görüntüye sahip olmakla birlikte zayıfken iki kez zirveye çıkmıştır. Çıkarken de tüm kayalara yağlı boya ile adını yazmaktan geri durmamıştır. Şimdilerde ise gelen ekiplerden ödünç aldığı sırt çantası, baton vs ile pozlar vererek, dağa çıkıyormuş gibi izlenim yaratmaktadır. Onun fotografını çekmek serbesttir. Hatta bunun için sizi zorlayabilir !
Ahmet Ağa, 1974 yılında 415.000 TL vererek (8-9 kilo altın parasına) Ağrı Dağı’nı Sabri Ceyhan’dan satın almış. Sabri Ceyhan ise ANAP milletvekili Yaşar Eryılmaz’ın babası Rıza Eryılmaz’dan satın almış. Ağrı Dağı’nın Boğaz Köprüsü kadar gelir getireceğini düşünen Ahmet Ağa, dağın yaklaşık 10 yıldır turizme kapalı olması sonucu epey para kaybetmiş gibi görünüyor. Hatta bir ara dağı satışa bile çıkartmış. Yabancılar 100 milyon Dolar teklif etmişler! Ama onun gönlü razı olmamış, yabancılara gitsin istemiyor. Ne de olsa memleketimizin dağı değil mi ? Bizden biri isterse yarı fiyatına bile vermeye razı. Ahmet Ağa’nın ticari yaklaşımlarının ne kadar iyimser olduğunu ondan katır (aslında at) kiraladığınızda zaten daha iyi anlama fırsatınız olacaktır. Eli Köyü’nden 4200 kampına gidiş-dönüş adam başı 50 Milyon TL.dir. Bir at 2 kişinin yükünü taşımaktadır. Böylece bir attan elde edilen gelir 100 Milyon TL. olmaktadır. Bu arada belirtmekte yarar var bölgede söz konusu bir atın satış fiyatı 120 milyon TL. civarındadır !!! ( kaynak Ertuğrul Melikoğlu )
Ortaokul mezunu olan ancak üç hayat fakültesi bitirdiğini belirten Ahmet Ağa’nın, bir de yanında dolaştırdığı yerel gazetecisi bulunmaktadır.
Ahmet Ağa’nın 1983 yılında Ağrı Dağı’na tekrar gelerek Nuh’un gemisini arayan astronot James Irwin ile birlikte araştırmalarda bulunduğu bilinmektedir. Bu araştırmalar sonucu gemi bulunamamıştır. Eğer bulunsaydı herhalde Ahmet Ağa alıp evine götürürdü. Ne de olsa arazi onun.
AĞRI DAĞI TIRMANIŞLARI İLE İLGİLİ BAZI BİLGİLER
1829 yılı : 27 Eylül 1829 Prof. F.V. Parrot Ağrı Dağı’na ilk çıkan kişi olur. (Rus-Alman)
Bazı kaynaklarda bu tarih 9 Ekim, bazılarında ise 29 Ekim olarak yazılıdır.
1845 yılı : Wage ve Abich’in başında bulunduğu bir ekip tırmanış yapar.
1937 yılı : Binbaşı Cevdet Sunay başkanlığında 15 subay ve 50 askerden oluşan bir askeri birlik zirveye hareket eder, içlerinden 8 kişi zirveye ulaşır ve Atatürk büstü dikerler. Bu askerlerin dağa ilk çıkışlarıdır. O zamanlar binbaşı olan Cevdet Sunay, dağa tırmandığında 38 yaşındadır. Daha sonra Türkiye’nin 5. Cumhurbaşkanı olarak 1966 – 1973 yılları arasında görev yapacaktır.
1952 yılı : Ağustos ayında yazar Yaşar Kemal Ağrı Dağı’na tırmanır. Tırmanışı yaptığında Yaşar Kemal, 30 yaşındadır. Tırmanış ile ilgili anılarını “ Nuh’un gemisi peşinde ” adlı yazısında anlatır.
1968 yılı : Albay Turhan Selçuk (Karikatürist Turhan Selçuk’la bir ilgisi yok) başkanlığında 18 subay, 16 astsubay ve 112 askerden oluşan tam örgütlü dağ taburu zirveye çıkarak 3. Ordu flaması ve Türk bayrağı dikerler.
1970 yılı : 21 Şubat günü Bozkurt Ergör Ağrı Dağı’nın ilk Türk kış çıkışını gerçekleştirir. Dağa çıktığı tarihte 42 yaşındadır.
1982 yılı : Ağrı Dağı yabancı uyruklu tırmanışçıların tırmanışına açılır.
1987 yılı : Bölgede PKK eylemleri yaygınlaşır. Yaz aylarında dağa gelmiş olan Amerikalı, Alman ve Japon turistler kaçırılır. Bir süre rehin tutulup bırakılır. Eylemler birkaç kez tekrarlanır. Son olarak yerli bir tur rehberi vurularak öldürülür.
1990 yılı : Bölgede yayılan PKK eylemleri nedeni ile dağa çıkış riskli hale gelir ve dağa çıkışlar güvenlik gerekçesi ile bir süre durdurulur.
1999 yılı : Ağrı Dağı 9 yıl aradan sonra yeniden tırmanışçılara açılır. Tırmanış için izin alınması gereklidir. İzin işlemleri Ağrı Valiliği ve Doğubeyazıt 34. Mekanize Tugay aracılığı ile halledilebilir. Ya da dağa tur düzenleyen bir firma ile anlaşırsınız (parayı bastırırsınız) onlar sizin adınıza bu işleri hallederler.
18 Eylül’de 9 yıl aradan sonra ilk çıkış İDADİK tarafından 6 kişi ile gerçekleştirilir. Bunu, 2 Kasım’da 5 kişilik AKUT ekibi çıkışı izler.
2000 yılı : 22 Şubat’ta Ertuğrul Melikoğlu Ağrı Dağı’na ilk solo Türk kış tırmanışını gerçekleştirir.
2001 yılı : ...... ve 10 Temmuz günü Yavuz İşçen Ağrı Dağı’nın zirvesine çıkar. Tırmanış tarihinde 43 yaşındadır (Yanlış anlaşılmasın konunun tarihi bir önemi olmayıp sadece kendimi ilgilendirmektedir).
AĞRI DAĞI’NDA ÖLÜMLE SONUÇLANAN KAZALAR
24 Temmuz 1985 : Gülden Haberoğlu’nun iniş sırasında heyelan – çığ sonucu ölümü.
24 Temmuz 1985 : Nuray Sarıbatur’un iniş sırasında heyelan – çığ sonucu ölümü.
13 Şubat 1987 : Fatih Sireci’nin iniş sırasında düşme sonucu ölümü.
25 Şubat 1989 : Halil Yeniçıkan’ın çıkış sırasında Büyük Platoda düşme sonucu ölümü.
27 Şubat 1989 : Recep Çatak’ın iniş sırasında buzuldan düşme sonucu ölümü. Olay Halil Yeniçıkan’ın cesedinin indirilmesi sırasında yaşanır. Recep Çatak’ın mezarı, vasiyeti üzerine Aladağlar’da Emli Vadisi girişine gömülmüştür.
29 Şubat 2000 : İskender Iğdır’ın iniş sırasında buzuldan düşme sonucu ölümü.
15 Temmuz 2001 : Sertaç Tümerdem’in iniş sırasında zirvenin hemen altında buz çatlağına düşmesi sonucu ölümü.
BİTKİ ÖRTÜSÜ, HAYVANCILIK
Büyük Ağrı Dağı üzerinde orman örtüsü gelişmemiştir. Küçük Ağrı Dağı’nın batı, güney ve güneydoğu kesimlerinde huş ve meşe ağaçlarına dağınık olarak rastlanır. Büyük Ağrı Dağı’nın 3000-3500 m.ye kadar olan bölümleri otlak olarak kullanılmaktadır. Özellikle küçükbaş hayvancılık yapılmasına olanak tanıyan bu bölümler yöre halkı için büyük ekonomik öneme sahiptir. Yaz mevsimi boyunca bu otlaklarda bir çok yayla çadırı kurulur ve hayvancılık yapılır. Bölge PKK eylemleri nedeniyle yaklaşık 10 yıldır yaylacılığa kapalı bulunuyordu. Son 2 yıldır yeniden açıldı. Yaylacılık mayıs ve ağustos ayları arasında yapılmaktadır. Dağın 3500 m.den, devamlı kar sınırı olarak kabul edilen 4000 m.sine kadar olan alanlar ise yüksek dağ çayırları ile kaplıdır. Büyük Ağrı Dağı’nın büyük bir bölümü lav akıntılarının kapladığı bir çöl görünümündedir.
SU DURUMU
Dağın üst bölümü devamlı kar ve buzla kaplı olmasına karşın Ağrı Dağı’nda su sıkıntısı çekilmektedir. Kalıcı kar ve buzulların erimesi ile haziran ve temmuz aylarında en üst düzeye çıkan erime suları bile gündüzleri kısa süreli yüzey akışı göstermektedir. Erime suları çok geçirimli olan andazit ve bazalt lavların altından sızarak yer altında kaybolmaktadır. Bu sular, lav örtülerinin son bulduğu ova tabanında güçlü kaynaklar halinde yüzeye çıkarlar.
YABAN HAYATI
Yaban hayatı açısından zengin olan Ağrı Dağı’nda, yüksek kesimlerde kurt ve ayıya fazla miktarda rastlanır. Ayrıca yüksek kesimlerde rastlanan bir hayvan da yaban koyunudur. Dağın ova ile birleştiği sıcak ve kumluk kesimlerde zehirleri insan için de öldürücü olabilen bazı engerek yılanı türleri yaşamaktadır.
İKLİM
Büyük Ağrı Dağı etrafında genel olarak karasal iklim hüküm sürer. Gece ve gündüz arasında ısı farkları oldukça fazladır. Yüksek bir dağ olan Büyük Ağrı Dağı, kendi iklimini kendi yaratır. Gündüzleri ısınan hava yükseklere doğru hareket eder. Bu yükselme sırasında havadaki nem oranı artar ve sıcaklık düşer. 3000 m.den sonra bu hava, buzulla karşılaşır ve nem oranı daha da artar. Bu durum ani ve beklenmedik yağışları hazırlar. Geceleri ise bu işlem terse doğru işler ve soğuyan ve ağırlaşan hava doruk bölgesinden aşağıya vadilere doğru kanalize olur. Yüksek dağlara özgü bu düşey ve dikey hava hareketi, bazen yatay hava hareketleri ile birleşerek, tipili ve türbülanslı yağışlara neden olur.
Zirve tırmanışı yapan dağcılar bu nedenle yazın sürpriz gibi görünen kar tipileri ile karşılaşabilirler. Büyük Ağrı Dağı’nın zirve bölümü genellikle bulutlarla kaplıdır. Bu durum, tırmanışı fazlasıyla riske etmemekle birlikte tırmanış zevkini ve zirveden seyredilmesi umulan manzarayı görememeyi doğurabilir. Bunun için zirveye mümkün olduğunca erken varılması önerilir. Ağrı Dağı’nın bu bulutlarla kaplı hali zamanında Rus çarını bile hayal kırıklığına uğratmıştır.
Vakti zamanında Rus çarı, Çar Nikola, Ağrı Dağı’nı merak eder ve görmek için St. Petersburg’dan kalkıp haftalar süren bir yolculuktan sonra Erivan’a gelir. Dağın üzeri sis ve bulutla kaplıdır. Dağı görebilmek için birkaç gün Erivan’da bekler, ancak dağın zirve kısmı bir türlü açılmaz. Çar dağa küser ve “yüzünü bile göstermeyen dağın onuru olamaz” der. Dağı göremeden üzgün ve kızgın olarak geldiği yere geri döner.
Büyük Ağrı Dağı’nda en iyi hava koşullarına sahip zaman temmuz ve ağustos aylarıdır. Yaz sezonunda gündüz hava ısısı 5-12 derece arasındadır. Gece ise ısı, 0 derece ve altında olabilmektedir. Kış sezonunda ise tırmanış için en uygun aylar, şubat ve mart aylarıdır.
DAĞA IĞDIR YÖNÜNDEN DE ÇIKILABİLİR
Bozkurt Ergör ve ondan sonra Dağcılık Fedarasyonu’nun başına getirilen Abdülmecit Doğru dönemlerinde de dağa hangi yönden çıkılacağı sorunu hep tartışılmıştır. Ağrı Dağı’nı turizme açan ilk başkan Bozkurt Ergör’dür. Yabancılara dağa çıkış izni sağlayan anlaşmada “yabancılar yerli halkla temas edemezler” diye bir madde bulunmaktadır. Ergör, bu maddeye dayanarak dağın Doğubeyazıt tarafında yaşayan Kürtlere bir türlü rehberlik sertifikası vermeye yanaşmaz. Kürtler rehber olurlarsa, doğal olarak yabancılarla da diyalogları olacaktır. A. Mecit Doğru ise, Federasyonun başına geçince Kürtleri rehber yapmakta bir sakınca görmez.
Bu arada dağa Iğdır tarafından tırmanışların yaygınlaştırılması için çalışmalar da sürmektedir. Hatta bir vatandaş, A. Mecit Doğru ile olan hemşehriliğine de dayanarak, dağın bu yüzünün de turizme açılacağından emindir ve otel yapmaya başlar. Bu otel inşaatı, beklentinin gerçekleşmemesi üzerine yarım kalır. Dağın Iğdır tarafındaki yüzünden (kuzey yüz) çıkışlar Ahura (Yenidoğan-Gürdoğan) Köyü üzerinden gerçekleştirilmektedir.
Dağın bu yüzünde Azeriler yaşamaktadır. Azerilerin ve Kürtlerin birbirlerinden fazlaca hoşlandıkları söylenemez. Dağın turizm gelirini paylaşabilme konusunda yıllardır sürdürülen rekabeti şimdilik Kürt lobisi kazanmış gibi görünmektedir. Ancak Azeriler de boş durmamaktadır. 2000 ve 2001 yıllarında bir tür atağa geçmişlerdir. Iğdır Valisi Mustafa Tamer, 10 Milyon dolarlık bir projenin yap, işlet ve devret modeli ile hayata geçirileceğini belirterek, “Iğdır-Ağrı Dağı Doğa ve Kış Turizmi Merkezi”nin Korhan Yaylası, Yenidoğan mevkiinde yapılacağını bildirmiştir. Aynı vali bu yıl, dağın Iğdır tarafında Kültür Bakanlığı’nın da katkılarıyla Ağrı Dağı festivali düzenlemiştir.
Anlaşılan o ki turizm, Iğdır tarafından ve Doğubeyazıt tarafından olmak üzere iki koldan dağa doğru saldırıya geçmiştir. Dağın bu saldırılara daha ne kadar dayanabileceğini hep birlikte gözleyeceğiz.
DERLEYENİN NOTU
Belki sizlerde hissetmişsinizdir, bölgede gezerken üzerinde yaşadığımız bu topraklara, yöreye ve insanlara ne kadar yabancı olduğunuzu algılıyorsunuz. Farklı bir dil konuşuluyor, farklı yaşam şekilleri, adetler, gelenekler ve inançlar.
Doğrusunu söylemek gerekirse, bu yabancılık hissi, yaşadığım şeylerden tat alma duygumu köreltiyor. Kendimi, kendi ülkemde bir turist gibi hissediyorum. Bu derlemenin tüm amacı, insana, yaşama, kültüre ve doğaya ait tüm güzellikleri yakalayabilmek, ufak ayrıntıları ortaya çıkartarak, yörenin gayri resmi tarihini de fark edebilmek içindi. Yoksa, her gördüğü şeye hemen hayran oluveren, çabuk hayret eden, boynuna astığı “turistsel kimliği” ile kare kare pozlar çeken şabalak turistten hiçbir farkımız kalmayacak.
İSHAK PAŞA SARAYI
İshak Paşa Sarayı, Ağrı iline bağlı bir ilçe olan Doğubeyazıt’ta yer almaktadır. Doğubeyazıt’ın 5 km. kadar doğusunda Karaburun adı verilen 1750 m. rakımlı bir tepe üzerinde kurulmuştur. Avrupa’daki şato tipi yapıların yurdumuzdaki temsilcilerinden biri olduğu söylenebilir. Üzerindeki kitabesinden, 1784 yılında İshak Paşa tarafından tamamlandığı anlaşılmaktadır. Ancak sarayın yapımının 100 yıl kadar sürdüğü bilinmektedir. Osmanlı saray planına göre inşa edilmiş olan yapının ilginç bir mimarisi bulunmaktadır. Barok ve Rokoko tarzının iç içe geçtiği, yer yer Selçuklu etkisi görülen, yerel motiflerle bezenmiş bir karakteri vardır. Saraydan öte bir külliye görünümünde olan yapı, İstanbul Topkapı Sarayı’ndan sonra son devirde yapılmış sarayların en ünlüsüdür.
BEYAZIT ESKİDEN VİLAYETMİŞ !
Osmanlı döneminde, İshak Paşa Saray’ı çevresinde gelişen Beyazıt vilayeti, Cumhuriyet dönemi ile birlikte il olmuştur. Şehrin kurulduğu alan ovadan 100 m. kadar yüksekte olduğu için rüzgarlı ve daha serindir. Zemininin kayalık olması ve ulaşım güçlüğü gibi nedenlerle zamanla yerleşim daha aşağıya kaymaya başlamıştır. Şehrin aşağıya taşınmasında, Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı 1914 yıllarında Rusların bölgeyi işgal etmesi ve şimdiki Doğubeyazıt ilçesinin bulunduğu alana tren istasyonu yapmaları da büyük etken olmuştur. İstasyon çevresindeki yerleşim alanı zamanla genişlemeye başlamıştır.
1927 yılında daha içerde bulunan Ağrı’nın il yapılması ile Beyazıt, Ağrı’ya bağlı bir ilçe durumuna getirilmiştir. 1934 yılında ise postada meydana gelebilecek karışıklıkları önlemek amacı ile adının başına “Doğu” kelimesi getirilerek Doğubeyazıt adını almıştır. 1938 yılında eski Beyazıt tamamen terkedilmiş ve yerleşim aşağıya kaymıştır. Burası şu anda tam bir ören yeri görünümündedir. Şimdiki Doğubeyazıt ilçesi, 1650 m. rakımda bulunan düz bir ova üzerine kurulmuştur. Bugün nüfusu 40 binin üzerinde olan Doğubeyazıt, gelişmiş ve canlı yapısı ile dikkati çekmektedir.
BEYAZIT ADININ KAYNAĞI
Adın kaynağına geçmeden önce bu adın yazılışı üzerine birkaç söz söylemekte yarar var. Doğrusunu söylemek gerekirse kelimenin doğru yazılışının ne olduğunu tam olarak bilemiyorum. Eski ve yeni kaynaklarda belirgin farklar olduğu gibi aslında hiçbir kaynak birbirini tutmuyor. Beyazıt, Bayazıt, Bayezıt, Bayezit Bayezıd ,Beyazıd şeklinde yazıldığına rastladım.
14.yy’dan beri kullanıldığını bildiğimiz Beyazıt adı için kaynaklarda çelişkili bilgiler bulunmaktadır. Bazıları bu adın, buralara kadar gelen Osmanlı Sultanı Yıldırım Beyazıt’tan gelebileceğini söylerken, bazıları ise Osmanlı sultanının buralara hiç gelmediğini ve adın buradan gelemeyeceğini belirtmektedirler. Besim Darkot’a göre, 14.yy’da çevreye hakim olan Celayirlilerden Sultan Ahmed’in kardeşi şehzade Beyazıt’a izafen şehir Beyazıt adını almıştır.
SARAYIN YAPIM AŞAMALARI
Bugün ikinci avluya bakan Harem girişi üzerinde yer alan bir kitabede yazanlara göre sarayın hicri tarihle 1199 yılında İshak Paşa tarafından yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Bu tarihin miladi karşılığı 1784 yılıdır. İshak Paşa söz konusu tarihte bölgenin sorumlusu olan kişidir. Ancak sarayın yapımına yaklaşık 100 yıl kadar önce Çolak Abdi Paşa zamanında başlanmıştır.
Bugün sarayın ikinci avlusunda caminin güneyinde kendi adını taşıyan türbede yatan Çolak Abdi Paşa, Beyazıt’ın ilk sancak beylerindendir. Osmanlı padişahlarından 4. Murat döneminde 1634 yılında Revan (Erivan) seferi sırasında kolunu kaybettiği için “Çolak” lakabı ile anılmaya başlanan Abdi Paşa, savaş sonrası Beyazıt sancakbeyliğine verilmiştir. 1680 yıllında sarayın inşasına başlayan ancak ömrü yetmediği için sarayı bitiremeden ölen paşa, ölümünden sonra buraya gömülmüştür.
Sarayın inşasına Abdi Paşa’dan sonra, onun halefi ve aynı zamanda akrabası olan Abdülfettah Efendi ve ondan sonra da oğlu Mahmut Paşa devam etmiştir. Mahmut Paşa’nın 1767 yılında ölmesi üzerine, 2. İshak Paşa’nın sancakbeyliği yıllarında (1784) saray tamamlanmıştır.
İSHAK PAŞA KİMDİR ?
1761 yılında Çıldır valisi olan Hasan Paşa, 10 yıl sonra vezirliğe getirilmiştir ve Gürcistan Seraskeri iken azlolunmuştur. Daha sonra Köstendil ve Selanik valiliklerinde de bulunan Hasan Paşa, 1769 yılında Hotin muhafızı iken orada öldürülmüştür. Bugün kendi adı ile anılan sarayı tamamlatan 2. İshak Paşa, bu Hasan Paşa’nın oğludur.
Daha önce bölgede sancakbeyliği yaptığı bilinen 2. İshak Paşa, 1789 tarihinde vezir rütbesi ile Çıldır ve Ahiska’ya vali olarak görevlendirilmiştir. Valiliğinin ikinci yılında, Şerif Paşa’nın azline sebep olması nedeni ile bu görevinden alınmış, Hasankale’ye (Pasinler) gönderilerek hapsedilmiş ve orada öldürülmüştür.
İshak Paşa’nın bir vali için fazla ihtişamlı olan sarayı ile dikkat çektiği ve bu durumu hazmedemeyen padişah tarafından öldürüldüğü söylenirse de gerçekle bir bağlantısı yoktur.
SARAYIN HAZİNELERİ NEREDE ?
Yapımı sırasında kullanılan taşların Ağrı ili merkeze bağlı Ağadeve Köyü’ndeki taş ocaklarından çıkartıldığı ve yaklaşık 110 km taşındıkları bilinen İshak Paşa Sarayı, Rusların 1828 yılındaki ilk işgalleri sırasında yağmalanmıştır. Yağmalanan eserler arasında, Harem’in altın kaplamalı kapı kanatları ile Saray Kütüphanesi’ndeki çok sayıda kitap da bulunmaktadır.
Bu eserlerin, Moskova ve St. Petersburg (Leningrad) müzelerine götürüldüğü bilinmektedir. Harem kapıları daha sonra 1917 yılında Moskova Müzesi’ne taşınmıştır. Daha sonraki yıllarda da Ruslar, birkaç kez daha bu bölgeyi işgal etmişler ve yağmalar devam etmiştir. Saray 19.yy’ın sonunda tamamen harap duruma gelmiştir.
MADEM HARAP DURUMA GELDİ, O ZAMAN KIŞLA YAPALIM !
Rusların bölgeyi son kez işgal ettikleri 1914 yılında ( Birinci Dünya Savaşı yılları ) saray, Rus askerleri tarafından kışla olarak kullanılmıştır. Rusların bölgeyi terk etmesinden sonra aynı geleneği Türk askerleri de sürdürmüş (!) ve saray bir süre de Türk askerlerine kışla görevi görmüştür.
Çok sayıda askerin yemek ihtiyacının karşılandığı saray mutfağının içi, ocağın yeterli olmaması yüzünden yanlarına ilave edilen bacasız ocaklar nedeni ile is ve duman içinde kalmıştır. Mutfağın tavan ve duvarlarında bu nedenle 1.5 cm kalınlığında bir siyah zift ve kurum tabakası ile kaplanmıştır. Sarayın ağaç üzerine işlemeli kapıları ve tavan süsleri ile dolapları bu dönemde odun olarak yakılmıştır.
Saraya ilgi, ikinci dünya savaşından sonra hızla artmıştır. Çeşitli araştırmacılar konuya dikkat çeken araştırmalar yayınlamışlardır. Sonunda 1963 yılında saray korunması gereken eserler kapsamına alınmıştır. 1980 yılından sonra da restore edilmeye başlanmıştır. Restorasyonun başarısı (!) bugün gözlenebilir.
SARAYIN TUVALETLERİ
Burada anlatacağım tuvaletler sarayın kullanıldığı dönemlerdeki tuvaletler değil. Şu anda ziyaretçilere hizmet veren tuvaletler (çeşmenin sağında). Sarayı gezmek için normal vatandaştan 4 milyon TL. alınıyor. Yabancılar ise ufak çaplı bir servet ödüyorlar. Parayı verip içeri giriyorsunuz. Ancak sarayın içinde yanlışlıkla tuvaletiniz gelirse iki odadan oluşan ( biri bay, diğeri bayan ) tahta kapılı, kapıları tam açılıp kapanmayan ve girerken kafanızı iyice eğmek zorunda olduğunuz korkunç bir yer var. Aman içeri girerken bastığınız yerlere dikkat edin. Ayrıca hatırlatmamda yarar var içerde su yok (akmıyor değil, yok !!). Artık kullanacağınız temizlenme yöntemini kendiniz belirlersiniz.
Bir de sarayın dışında saraydan Doğubeyazıt Kalesi’ne doğru giden yolun hemen başlangıcında ilk bakışta telefon kulübesi sandığım, ancak dikkatli bakınca Mr. Spock’ın uzaya ışınlandığı kabinlere daha çok benzediğini fark ettiğim birbirine bitişik 4 tane yapı var. Biraz yaklaşıp dikkatli incelerseniz zemin kısmına yerleştirilmiş olan alaturka tuvalet taşlarını görüyorsunuz. Muhtemelen belediye tarafından yapılmış kabinler. Hiç birinde kapı yok. Ayrıca içlerinde su düzeneği de bulunmuyor (yani musluk, boru falan gibi). Buralarda bizim bilmediğimiz farklı bir yöntem kullanılıyor herhalde. !!
SARAYIN BÖLÜMLERİ
Kesme taşlardan yapılmış olan ve bilinçsiz şekilde gezildiğinde bir labirentten farksız olan İshak Paşa sarayı iki katlıdır. Yaklaşık 115 x 50 metre boyutlarında bir alanı kaplayan sarayın 360 kadar odası bulunmaktadır. Saray, kabaca üç bölümden oluşmaktadır. Ayrıca her bölüme bağlı çeşitli yapılar yer almaktadır.
1) 1. Avlu
2) 2. Avlu
3) Harem
BİRİNCİ AVLU
TAÇ KAPI : Birinci avluya giriş, aynı zamanda sarayın da giriş kapısını oluşturan görkemli bir taç kapıdan yapılır. Bu kapıda Anadolu Selçuklu yapılarındaki taç kapı görüntüsü büyük ölçüde vurgulanmıştır. Yuvarlak ve basık kemerli asıl girişin üzeri Selçuklu tarzında mukarnas sıraları ile doldurulmuştur.
NÖBETÇİ ODALARI : Taç kapıdan geçildikten sonra solda küçük bir oda bulunmaktadır. Bu oda saraya girişi denetleyen nöbetçi odasıdır.
ÇEŞME : Taç kapıdan girildikten sonra kapının sağında çeşme ve yalak taşı yer almaktadır. Genişçe bir kemer içersine alınmış olan çeşme iki muslukludur.
MUHAFIZ KOĞUŞLARI : Birinci avlunun sağ yanı sarayın güvenliği ile ilgili bölümlere ayrılmıştır. Bu bölümde sarayın muhafızlarına ait oda ve koğuşlar bulunmaktaydı.
ZİNDAN : Muhafız koğuşlarının bulunduğu bölümün alt katındadır. Zindan iki bölümden meydana gelmektedir. İlk bölüm 5 odadan oluşur ve adi suçlular içindir. Koridorun sonunda zindanın ikinci bölümü yer alır. Suçlular buraya yukarıdan atılarak cezalandırılırlardı.
AT KOŞUM VE ARABA YERLERİ : Taç kapıdan girildikten sonra en sağda kalan kısımdır. Ahır bölümüdür.
İKİNCİ AVLU
TAÇ KAPI : İkinci avluya giriş, gene bir taç kapıdan geçilerek yapılmaktadır. Anıtsal bir görüntüsü olan bu kapı Gotik bir mimari tarzı yansıtır. Girişin alt kısmı, uzun beşik tonozlu ve derinliği 10 m. yi bulan bir koridor olarak düzenlenmiştir.
HİZMETLİ ODALARI : Taç kapıya sağdan ve soldan bitişik iki katlı olarak düzenlenmiş odalar, hem 1. avluya hem de 2. avluya bakmaktadır. Bu odalar, saray hizmetlilerine ayrılmış alanlardır.
Bu bölümün yanı sıra, 2. avlunun sol tarafı, derin bir bodrum üzerine gene iki katlı olarak inşa edilmiş hizmetli odalarından meydana gelmekteydi. Ancak bu bölüm bugün tamamen yıkılmış ve yok olmuş durumdadır. Bodrum bölümleri restorasyon sırasında çelik iskeletle desteklenmiş olarak görülebilmektedir. Bu bölümlere, 1. avlu tarafından ahırların bulunduğu bölümden bir kapı ile ulaşılmaktaydı.
SELAMLIK : Selamlığa ikinci avlunun sağındaki ayrı bir kapıdan girilmektedir. Ana hatlarıyla Selçuklu taç kapılarını anımsatan kapı, sivri kemerli olup girişin üzeri mukarnaslıdır. Selamlık, önemli kişilerin konuk edildiği, bir takım devlet görevlerinin karara bağlanıp yürütüldüğü, bölgesel yargılamaların yapıldığı bir bölümdür.
Selamlık kapısından girildikten sonra sağda kalan bölüm, mahkeme salonudur ( Divan Sofası ) ve ikinci avluya bakan 5 penceresi bulunmaktadır. Solda kalan bölüm ise Selamlığa ait iki odadır. Bu odalarında, ikinci avluya bakan 4 penceresi bulunmaktadır. Selamlığa ait bu odaların önünden geçen 11 m. uzunluğundaki bir koridor, camiye açılmaktadır.
CAMİ VE SON CEMAAT YERİ : Selamlık bölümünün en güzel bölümlerinden biri cami ve son cemaat yeridir. Selamlıktan bir koridorla ulaşılan cami, hem iç hem de dış mimari açısından önem taşımaktadır. Gerek cami, gerekse üç kemer ile camiye bağlı olan son cemaat yeri, hemen hemen birbirine eşit iki kare alan üzerine, ortada haçvari iki ayağın arasındaki üç kapı ile bağlantılı olarak inşa edilmişlerdir.
Tek kubbeli olan cami, İshak Paşa yapı topluluğunun en sağlam kalan yapılarındandır. Önündeki son cemaat yerinin üzeri teras biçiminde kapalıdır. Terasın kuzey köşesinde pramidal biçimli iki Gözetleme Kulesi ve Kuş Köşkü yükselmektedir.
SU DEPOSU : Caminin yanındaki büyük su deposu yıkılmıştır. Dağlardan ve çevre yaylalardan getirilip bu depoda biriktirilen sular, pişmiş topraktan yapılmış künklerle saraya dağıtılıyordu. Bu künkler bozulmadan bulunmuştur.
ÇOLAK ABDİ PAŞA TÜRBESİ : Caminin ikinci avluya bakan tarafında (caminin kıble duvarı-güney yüz) avlunun kenarında küçük zarif bir yapı olan türbe, sarayın yapımını başlatan Abdi Paşa’ya aittir. Osmanlı-Safavi Savaşı’nda kolunu kaybettiği için “Çolak” lakabı ile bilinmektedir. Buradaki türbe, sembolik olarak yer almaktadır. Asıl mezar odası, bu sembolik yapı içinden merdivenlerle inilen yerin altında, tonozla örtülü dikdörtgen bir yapıdır. Burada iki mezar yer almaktadır. Mezarlardan birinin Abdi Paşa’ya diğerinin ise karısı Habibe hanıma ait olduğu genel kabul görmüştür. Bu mezar odasının tavan bölümünden dışarıya açılan iki tane penceresi bulunmaktadır. Sekizgen şekle sahip türbede Selçuklu kümbet mimarisi etkisi hakimdir. Bazı araştırmacılar ise burada yatan kişilerin, İshak Paşa ve eşi olduğunu ileri sürmektedirler.
HAREM
İshak Paşa Sarayı’nın kitlesel olarak en kalabalık bölümü Harem’dir. Harem’e oldukça görkemli bir taç kapıdan girilmektedir. Ortada yer alan Salonu üç yönden Harem odaları çevrelemektedir. Ayrıca Haremin güneyinde, hamam, mutfak ve tuvaletler yer almaktadır. En dışta ise Harem’e ait avlu bulunmaktadır.
TAÇ KAPI : İki katlı tasarlanan kapı gerçekten de çok etkileyicidir. Kapı eşiğine üç kademeli bir merdivenle ulaşılmaktadır. Kapı bordür çerçevesi yoğun süslemelerle kaplıdır. Çerçevenin alt kısmında her iki tarafta birer aslan kabartması yer almaktadır. Kapının üzerindeki kitabede özetle, sarayın içinde yaşananların geçici olduğu, yalnız Allah’ın kalıcı olduğu ve sultan olsun, bey olsun, paşa olsun herkesin bu kapının altından eğilerek geçeceğini hatırlatan ifadeler bulunmaktadır.
Taç kapının en üzerindeki kitabe ise, İshak Paşa’nın da adının geçtiği bölümdür. Buradaki harfler ebced hesabına göre M. 1784 yılını vermektedir.
SALON : Haremde bayramlaşma, özel günlerde yapılan eğlenceler ve önemli aile toplantılarının yapıldığı, bey ve paşaların ikametine ayrılmış en önemli kısım burasıdır. Salona taç kapıdan girildikten sonra, küçük holün sağındaki tonozlu bir odadan geçilerek ulaşılır. Salon içi mimaride, Türk etkilerinin yanı sıra Barok, Rokoko ve Ampir tarzı süslemelerde dikkati çekmektedir. İçerde taç kapıdan girilen yöndeki iç kapının üzerindeki kitabe ve içerdeki diğer kitabelerde İshak Paşa’yı öven yazılar bulunmaktadır.
HAREM ODALARI : Harem odaları uzun koridorlarla birbirine bağlıdır. Her birinin koridora açılan bir kapısı, şöminesi ve şöminenin iki yanında yer alan birer penceresi bulunmaktadır. Ayrıca oda duvarlarında dolap, kandillik ve şerbetlik amacı ile açılmış nişler yer almaktadır. Odalar iki katlı olarak inşa edilmişlerdir.
HAMAM : Hamama giriş koridor üzerinde, mutfak girişi ile aynı kapıdandır. İçerde 6 yönde yıkanma kurnaları bulunmaktadır. Yıkanma alanının yanında kare planlı soyunmalık yer almaktadır.
Hamamın özelliği, kendi ısıtma sistemi ile bütün Haremi dolaşarak günümüzdeki kaloriferli ısıtma sistemine benzer bir yapılanmanın ilk örneklerinden olmasıdır. Bu amaçla duvar aralarından geçirilerek Harem bölümlerinde dolaştırılan künkler, bugün de yerlerinde durmaktadır.
MUTFAK : Harem’in güney bölümünü kaplayan mutfak, tek örtü biçimine sahip bir kütle şeklinde ve dışa taşkındır. Tavandaki kemerlerin ortasındaki açıklık, duman ve isin dışarıya atıldığı bir havalandırma yeri olarak tasarlanmıştır. Bu yerin tam ortasında yukarda tavan üzerinde zarif sekizgen yapılı pramidal bir külah yapısı vardır.
Mutfak içi, buranın kışla olarak kullanıldığı dönemde yakılan ateşlerin çıkardığı is sonucu oldukça kötü bir durumdadır (restorasyon sırasında bu is tabakası kazınmıştır).
TUVALETLER : Burada anlatacağım tuvaletler sarayın kullanıldığı dönemlere aittir ! Harem bölümünün tuvalete L şeklindeki koridorun en güney ucunda solda, köşede, mutfak duvarına bitişiktir. Güneye bakan pencereleri olan tuvaletlerin üzeri beşik tonozlarla örtülüdür.
HAREM DIŞ AVLUSU : Haremin batı yüzünün ortasında bulunan bir kapı ile, Harem binalarını üç yönden çevreleyen dış avluya çıkılmaktadır.
DOĞU BEYAZIT KALESİ
Doğubeyazıt’ın 6 km kadar güneydoğusunda, Eski Beyazıt’ın ve dolayısıyla İshak Paşa Sarayı’nın kuzeyinde yükselen kayalıklar üzerinde bulunan kalenin hangi tarihte yapıldığı bilinmemektedir. Bugün yıkık durumda olan kalenin hemen altında saraya bakan tarafta küçük bir cami daha yer almaktadır. Eğer üşenmeyip kaleye çıkarsanız İshak Paşa Sarayı’ndan baktığınızda göremediğiniz Ağrı Dağı’nın görkemli görüntüsü ile karşılaşırsınız. Sadece bunun için bile çıkılmaya değer.
DERLEYEN : YAVUZ İŞÇEN TEMMUZ 2001
_________________________________________________
TIRMANIŞ VE ROTA BİLGİLERİ
DOĞUBEYAZIT
Ağrı Dağı’na şu anda sadece güney-batı rotasından çıkışa izin verilmektedir. Iğdır tarafından da tırmanış rotası açmak için çalışmalar sürdürülmektedir. Güney-batı rotası aynı zamanda dağın klasik çıkış rotasıdır. Bu rotadan dağa çıkabilmek için gelinmesi gereken ilk merkez, Ağrı iline bağlı Doğubeyazıt ilçesidir. 1650 m. rakımda yer alan Doğubeyazıt, 40 binin üzerinde nüfusa sahip oldukça gelişmiş bir ilçedir.
Dağ için gerekli yiyecek alış-verişinizin büyük bir kısmını buradan karşılayabilirsiniz. Çok özel dağ yiyecekleri haricinde hemen hemen her şeyi burada bulmak mümkündür. Özellikle otobüsle gelecekler uzun yolculuk sırasında bozulabilecek bir takım şeyleri, buradan alabilirler. Doğubeyazıt’ta kalınabilecek bir çok otel bulunmaktadır. İsfehan Otel, dağcıların kalmayı gelenek haline getirdikleri bir yer. Bugün özellikle uzun yıllardır dağın turizme kapalı olması sonucu, otel biraz döküntü duruma gelmiş. Ancak dağcıların tarzına alışkın olmaları oldukça önemli. İlçede Tat Lokantası ve Manolya Pastanesi’nin ürünleri güzel.
Bir de otelin yan tarafında yolun karşısında küçük bir köfteci var. Dükkanının önüne koyduğu mangalda (Adana kebaba benzer bir şekilde) köfte yapıyor. Acil durumlarda çok işe yarıyor. Köftesi de oldukça lezzetli.
ELİ KÖYÜ
Tırmanışa başlayabilmek için Eli Köyü’ne ulaşmanız şarttır. Doğubeyazıt ile Eli Köyü arası 17 km. kadardır. Eli Köyü’ne gidebilmek için, Doğubeyazıt’ı İran’a bağlayan transit karayoluna çıkmanız ve Gürbulak sınır kapısına doğru ilerlemeniz gerekmektedir. Bu yol, sınıra kadar devam ederseniz 33 km. sürmektedir. Doğubeyazıt çıkışından 3 km. sonra 34. Mekanize Tabur’un önünden geçersiniz. Burası aynı zamanda bir kontrol noktasıdır. Sınıra doğru giden ve sınırdan bu tarafa gelen tüm araçlar ve içindekiler deftere not edilirler. Kontrol noktasından geçip, sınıra doğru 3 km. kadar devam ettiğinizde soldan Topçatan Köyü yolu ayrılmaktadır.
Ana yoldan ayrıldığınız andan itibaren yol topraktır. Köy ana yoldan 1 km. kadar içerdedir. Böylece Doğubeyazıt çıkışından 7 km. sonra Topçatan Köyü’ne (Ganikor) gelmiş olursunuz. Köyün girişinde güçlü bir kaynaktan su çıkmaktadır. Yola devam ettiğinizde Topçatan Köyü’nden 1 km. sonra Gölyüzü Köyü’nden geçilmektedir. Bu köyden 9 km. sonra da Eli Köyü’ne gelinir.
Eli Köyü’nün rakımı, 2200 m.’dir. Köy dediğimize bakmayın 3 – 5 haneden oluşan küçük bir yerdir. Köyde içilebilecek güvenilir bir su kaynağı bulunmamaktadır. Daha yukarıdaki küçük bir su birikintisinden hortumla taşınıp bir tankerde depolanan su kullanılmaktadır. Eli Köyü daha önce bahsettiğimiz Ahmet Çokdin’in (Ahmet Ağa) köyüdür. Dağa tırmanışta eğer yüklerinizi katırla taşıtacaksanız katırları kiralayacağınız yer burasıdır. Bunun için Ahmet Ağa ile görüşmeniz gerekmektedir. Bizler bu gezimizde 4200 m. kampına kadar çıkışta ve inişte yüklerimizi katıra taşıttık . (katır diyoruz ancak burada at kullanılıyor ve bir at iki kişinin yükünü taşıyabiliyor) Eli Köyü’ne kadar olan yol toprak olmakla birlikte binek otolar da gelebilir. Köye yaklaştıkça tırmanış biraz artıyor. Bizler bu gezimizde bir minibüs ve bir kamyon ile köye kadar geldik.
Ağrı Dağı’na tırmanış, Eli Köyü’nden başlar. Buradan itibaren kabaca 3000 m. tırmanılarak zirveye ulaşılmaktadır. Bu 3000 m.lik. bölüm, biner metrelik 3 etap halinde ve 3 günde tamamlanmaktadır. 3200 m. ve 4200 m.’de birer gün kamp yapılır.
1. KAMP YERİ ( 3200 m.)
Eli Köyü’nden sonraki ilk durak, 3200 m. de yer alan ve Yeşil Kamp adı ile de bilinen kamp yeridir. Buranın bir adı da Avdi Hasan Yaylası’dır. Buraya kadar araba yolu devam ediyor. Son 10 yıldır dağa çıkış yasak olduğu için yol, kullanılmamaktan dolayı biraz bakımsız. Ancak iyi bir jeep zorlanmaksızın 3200 m. kamp yerine kadar ulaşabilir.
Eğer Eli Köyü’nden itibaren yürümeniz gerekseydi, bu yol, kamp yükünün katırlarca taşınması durumunda 5 saat kadar sürerdi. Köyden itibaren kuzey yönünde dağa doğru yönelen yol, hafif tırmanış şeklinde devam ediyor. 2800 m.’de İbrahim Kara Yaylası olarak bilinen küçük bir yeşillik alan var. Burada yaz sezonunda yaylacıların çadırları kurulu oluyor. Daha önceki dönemlerde bu yayla, dağa çıkanlara hizmet veren bir düzenlemeye sahipmiş. Burada soğuk içecek vs bulmak mümkünmüş. Buradan itibaren 1 saat kadar daha yüründüğünde 3200 m. kampına varılmaktadır (Bizler bu gezimizde 2650 metreye kadar kamyonla geldik. Bu noktadan yüklerimizi katıra taşıtarak, 1 saat 45 dakika süren bir yürüyüşten sonra kamp yerine ulaştık).
3200 m. kamp yeri, kaya bloklarının ve taşların arasında genişçe düzlük bir alan şeklinde uzanıyor. Yeşil kamp çok sayıda çadır kurulmasına olanak tanıyacak kadar geniş bir yer. Kamp yeri birbirinden 30 m. kadar kot farkı ile ayrılan iki bölümden oluşuyor .Kamp yerinin hemen sol bitişiğinde yukarıdan gelen güçlü bir dere var. Bölgede yaz aylarında hayvan otlatıldığı için bu dereye hijyen açısından fazla güvenmemekte yarar var. Dereyi takiben yukarı doğru biraz devam edildiğinde 3400 m. civarında derenin kaynaklandığı kar kütlelerine ulaşılabiliyor. Suyu bu noktaya yakın bir yerden almakta yarar var.
Bu derenin en önemli özelliği kar sularının erimesi ile oluştuğu için, hava soğuduğunda kaynağı donuyor ve akışı tamamen kesilebiliyor. Gece donan kaynak, ancak öğleden sonra, hatta akşamüzeri yeniden açılıyor ve su güçlü bir şekilde akşamüzeri akmaya başlıyor. Bu akış fazla uzun sürmüyor, havanın kararmasını takiben kaynağı donduğu için dere gene kuruyor.
II. KAMP YERİ ( 4200 m )
3200 m.’de araba yolu sona ermektedir. Buradan itibaren tırmanış, belirgin bir şekilde devam eden patikaları takiben sürdürülmektedir. Patika 4200 m.’deki kamp yerine kadar sürmektedir. Tırmanışın bu bölümündeki eğim ve patikalar katırların rahatlıkla yük taşıyabilecekleri şekildedir . I. Kampın sağından girilen patika, döküntü taşlar arasından ve bir sırt hattını takiben devam etmektedir. Sırt hattının sağında Öküz Deresi Vadisi olarak bilinen ve güney buzul dilinin 4000 m. sınırına kadar indiği büyük ve derin bir vadi yer almaktadır.
3200 m.’den, 4200 m.’ye çıkış, kamp yükünün katırla taşıtılması durumunda 3-4 saat kadar sürebilmektedir . Yüksekliğe uyum açısından en çok sorun, bu tırmanış sırasında yaşanmaktadır. 4200 m. kamp yeri, birbirinden 20 m. kadar kot farkı ile arka arkaya dizilmiş iki alandan oluşmaktadır. Büyük hacimli volkanik kayalar arasında adeta sıkışmış gibi görünen kamp yerleri oldukça küçüktür. İki alan toplam 20 kadar çadır alabilmektedir. Bizler kamp yeri olarak aşağıda kalan bölümü daha az rüzgar aldığı gerekçesi ile tercih ettik. 4200 m. kampından bakıldığında hava açıksa Ağrı Dağı’nın zirvesi görülebilmektedir. Buraya ulaşan ekipler, yüksekliğe uyum sağlayabilme açısından bir gece de burada kaldıktan sonra ertesi gün sabah erkenden tırmanışa başlarlar.
Kamp yerinde su ihtiyacı gene eriyen kar sularından karşılanmaktadır. 4200 m. kampının üsteki bölümünün biraz yukarısındaki kar bloğundan eriyen karın oluşturduğu su, ip gibi ince bir şekilde akmaktadır. Buraya çıkıp sabırla su doldurmak gerekmektedir. Bu kaynak da hava sıcaklığına bağlı olarak donmakta ve kar eritmekten başka çıkar yol kalmamaktadır. Bir başka su kaynağı da Öküz Dere Vadisi içindedir; eğer buraya inip çıkmaya üşenmiyorsanız akar halde su bulabilmek mümkündür.
Tırmanış sırasında genellikle kar suyu içildiği için, vücudun tuz ve mineral dengesini korumaya özen gösterilmelidir. Kar suyu hiçbir mineral ve tuz içermediği gibi, içildiğinde vücuttaki tuzu emerek tuz eksikliği yaratır. Buna bağlı olarak vücutta, aşırı yorgunluk, kramplar ve tansiyon düşmesi meydana gelebilir. Bunun için kar suyunu direk içmek yerine, çay yapmak ya da meyve tozları ile karıştırarak kullanmak daha uygundur.
ZİRVE ÇIKIŞI
4200 m. kampında bir gece kalan tırmanışçılar, ertesi gün sabah erkenden zirve çıkışına başlarlar. Zirve çıkışı tek etap halinde yapılır. Zirveye (5165 m.) ulaşıp tekrar kamp yerine geri dönülür. Zirve çıkışı sırasında kamp yükü taşınmadığı için katıra gerek yoktur. Zaten katırların bu etabı çıkmaları da oldukça zordur.
Kamp yerinin hemen üstündeki sırtı takip ederek tırmanış sürdürülür. Belirgin bir patika mevcuttur. Ancak volkanik kaya döküntülerinin arasından geçilen kısa bir bölümde patika gözden kaybolmaktadır. Bizim tırmandığımız dönemde bir gece önce yağan kar, 4650 m.’den sonra patikayı kapattığı için yürüyüş hattı çok belirgin değildi. 4650 m.’de rotayı belirlemek için dikilmiş bir “baba”nın başında ilk molamızı verdik. Bu noktada gerektiğinde bir iki çadır kurulabilecek bir alan var. Daha sonra sırt hattını izleyerek devam eden tırmanış 4750 m.’de gene ufak bir kamp yerinin yanından geçerek devam ediyor. 4900 m.’de Ağrı Dağı’nın sürekli buzulu ile karşılaşılıyor. Buzulun başlangıç yeri bayrak dikilerek işaretlenmiş. Buraya kadar olan tırmanış teknik bir zorluk içermemektedir. Buraya kadar ortalama 4-5 saat süren bir tırmanışla ulaşılabilmektedir.
5122 m.’lik İnönü Zirvesi’nin hemen altında yer alan ve Öküz Deresi vadi buzulunun başlangıç noktası olan bu yerde, buzul üzerinden 100 m. kadar süren bir yan geçiş yapılmaktadır. Bu yan geçiş, kış aylarında sürekli esen sert rüzgarların etkisi ile rotanın cam buz haline dönüşmesi sonucu tehlikeli olabilmektedir. Kış tırmanışları sırasında meydana gelen ve çoğu zaman ölümle sonuçlanan kazaların çoğu bu buzul geçişi sırasında yaşanmıştır. Kış aylarında bu kısım daha teknik tırmanışları gerektirmektedir. Yaz aylarında ise, sert karla kaplı, rahat yürünebilen ve hatta karda ayak izi açılabilen bir yapıda olmaktadır. Bu bölüm geçilirken hangi mevsimde olunursa olunsun kazma ve krampon kullanılması yerinde olur .
Buzul geçişinden sonra, Büyük Plato adı verilen geniş bir düzlüğe çıkılmaktadır. Bu bölümde yer yer derin buz çatlaklarına rastlanabilmektedir. Yağan kar bu çatlakların üzerini kapattığından yürürken dikkatli olunması gerekmektedir. Platodan sonra hafif eğimli az bir tırmanışı takiben zirveye ulaşılmaktadır. Zirvenin hemen altında bir metre yükseklikte buz setleri geçilmektedir. Batı zirvesi de olarak adlandırılan zirvenin en son yapılan ölçümlere göre yüksekliği 5165 m.’dir. Buzul geçişinden itibaren ortalama 1 saat 30 dakika sonra zirveye ulaşılabilmektedir.
4200 m. kampından itibaren zirve tırmanışı ortalama 6-7 saat sürmektedir. Burada verilen tüm süreler ortalama değerler olup, ekiplerin kondisyonlarına, kişi sayısına, hava durumuna ve mevsime göre çok değişebilmektedir .
Ağrı Dağı’nın zirvesinden ve daha önceki kamp yerlerinden cep telefonu ile görüşme yapılabilmektedir. Ancak görüşme yapılamadığı zamanlar da yaşanmaktadır.
GERİ DÖNÜŞ
Geri dönüş rotası, çıkış rotası ile aynıdır. Kabaca çıkışta harcanılan sürenin yarısı kadar, iniş için harcanmaktadır. İniş sırasında ekipler hayli yorgun oldukları için ve zirveye çıkmış olmanın getirdiği gevşeme ile dikkat azalmaktadır. Bu durum olası kazalara davetiye çıkartmaktadır. İnişte, özellikle buzuldan sonraki bölümde taş düşmeleri fazladır. Bu bölümü, kask takarak inmekte yarar vardır.
Zirveden, 4200 m. kampına kadar 3-4 saat arasında inilmektedir .Kampta bir gece kaldıktan sonra, ertesi gün öğleden sonra Eli Köyü’ne doğru hareket ettik. 4200 m. kampından Eli Köyü’ne iniş ortalama 5 saat kadar sürmektedir.
4200 kampından 3200 kampına iniş ise en çok 2 saat almaktadır .
3200 m.den Eli Köyü’ne kadar olan mesafe ise ortalama 3 saat kadar sürmektedir.
Eli Köyü’nden Doğubeyazıt’a ulaşım araba ile yapılmaktadır. 17 km.lik bu yol araba ile 1 saat kadar almaktadır. Dönüş sırasında da askerler köyden itibaren Doğubeyazıt’a kadar ekiplere eşlik etmektedirler.
TIRMANIŞIN ZORLUĞU
Ağrı Dağı’na güney batı klasik rotasından çıkış, teknik bir problem içermemektedir. Ortalama bir kondisyona sahip olan herkes çıkabilir. Ağrı Dağı’nda karşılaşılan ve teorik olarak kısmen bildiğimiz ancak pratik anlamda yabancısı olduğumuz asıl sorun yüksekliğe uyumdur. 5000 m.’lik bir dağa çıkarken, yükseklik hastalığına ilişkin belirtileri yaşamamız kaçınılmazdır. Yükseklik hastalığı, basit sağlık sorunlarından ölümcül rahatsızlıklara kadar değişiklik gösterir. Hepsinde hastalığa neden olan temel olay, düşük hava basıncı nedeni ile havadaki ve dolayısı ile de kandaki oksijen miktarının azalmasıdır.
1989 yılında Ağrı Dağı çıkışı sırasında ölen Halil Yeniçıkan’ın ölüm nedeni, dağa çıkış sırasında akciğer ödemi (şişmesi) sonucu dinlenme ihtiyacı ve bunu izleyen hipotermi (donma) olarak belirlenmiştir.
Bu nedenle ekiplerin iyi aklimatize (yüksekliğe uyum sağlamak) olmaları şarttır. Ağrı Dağı tırmanışı öncesi yapılacak 3000 m.’nin üzeri çıkışların yararı olacaktır. Ağrı Dağı tırmanış programının yapılırken, yavaş yavaş yükselmeyi dikkate alacak şekilde düzenlenmesi ve gerekirse 3200 m. kampında 2 gece kalınıp ikinci gün 4200 m.’ye aklimatizasyon çıkışı yapılmalıdır. Bütün bunlara dikkat edilmesi halinde yaşanacak zorluklar en aza indirilebileceği gibi tırmanış da riske edilmemiş olur.
YÜKSEKLİK HASTALIĞI ( AKUT DAĞ HASTALIĞI )
Yükseklikten kaynaklanan hastalıklar, bir çok kaynakta “yüksek irtifa hastalıkları” adı altında ele alınmaktadır. Yükseklik ve irtifa aynı anlama gelen kelimeler olduğu için bu kullanım tarzını doğru bulmuyorum (Aynı kavram, “yüksek irtifa ayakkabısı” şeklinde de karşımıza çıkmaktadır). Burada tıp literatüründe, “Akut dağ hastalığı” adı altında incelenen yükseklik hastalığından kısaca bahsetmek istiyorum.
Akut dağ hastalığı, bir günde tırmanılan yüksekliğe, tırmanış sırasında harcanan efora ve kişinin özelliklerine bağlı olarak değişik seyirlerde karşımıza çıkmaktadır. Hastalığa yakalanabilecek yeterlikte bir yüksekliğe çıkıldıktan 8 ile 24 saat arasında belirtileri ortaya çıkmaya başlar. Orta yükseklikte yani 3000 m. civarındaki dağlara çıkan dağcıların % 30’unda, 4500 m.’nin üzerine çıkan dağcıların ise ortalama % 75’inde görülmektedir.
Hastalığın karakteristik belirtileri, baş ağrısı, iştahsızlık, mide bulantısı ve kusma, halsizlik ve çabuk yorulma, nefes alma güçlüğü, hırıltılı solunum, çok çabuk soluk soluğa kalma hissi, uykusuzluk, yüzde, ayaklarda ve göz çevrelerinde şişmeler, idrar miktarında azalma, gözün ağ tabakasında küçük çaplı kanamalar, dengesizlik ve bilinçsel yeteneklerde zayıflama, baş dönmesi olarak özetlenebilir.
Hastalığın temel nedeni, yüksekliğe bağlı olarak hava basıncının düşmesi ve buna bağlı olarak, havada ve kandaki oksijen miktarının azalmasıdır. Havadaki bu oksijen azalması, zaten yorucu bir fiziki aktivite içersinde olan ve oksijene olan gereksinimi artmış bulunan dağcının karşısındaki en önemli sorundur.
Hava basıncı yaklaşık her 13 m. yükseklikte bir milibar düşmektedir. Deniz seviyesinde 760 milibar olan hava basıncı, 3000 m.’de 523 milibara düşmektedir. Ağrı Dağı’nın zirve yüksekliği olan 5165 m.’de hava basıncı deniz seviyesinin yaklaşık yarısına düşmektedir. Bu düşüş, akut dağ hastalığının temelini oluşturur.
Vücut daha az oksijenle idare etmek durumunda kalır. Vücut dokularının yetersiz oksijen almasına “Hipoksi” adı verilmektedir. Hipoksi sonucu, solunum ve kalp atış temposu da hızlanır. Buna bağlı olarak solunumla kaybedilen karbondioksit miktarı artar ve kandaki karbondioksit miktarı azalır. Bu duruma “hipokapni” adı verilmektedir. Bu gelişmenin bir sonucu olarak, kandaki alyuvar miktarı artmaya başlar. Bu artış, deniz seviyesine göre iki kat daha fazladır. Kan, daha yoğun bir kıvam alır. Kanın yoğunlaşması, kalp krizi riskinden, akciğer ve beyin ödemine kadar başka bir çok rahatsızlığın nedenini oluşturur. Kalp krizi geçirmiş kişilerin hastalığa neden olabilecek yükseklikteki dağlara çıkmaları ancak doktor kontrolünde gerçekleştirilir. Akut Dağ Hastalığı’nın daha ilerlemiş şekillerinde, akciğer ödemi ve beyin ödemi ile karşılaşılabilir.
TEDAVİ : Bütün dağ hastalıklarında temel tedavi şekli irtifa kaybetmektir. Akut dağ hastalığında eğer rahatsızlıklar ciddi boyutta değilse irtifa kaybetmeksizin ilaçlarla tedavi şekli uygun olabilir. Ancak hasta düzelene kadar yeniden yükselmemelidir. Eğer ilaç tedavisine karşın rahatsızlıklar 24 saat içinde düzelmemişse irtifa kaybetmek gereklidir. Baş ağrıları için Aspirin tavsiye edilmektedir. Doktor tarafından verilecek olan “Asetazolamid” ve “Deksametazon” etken maddeli ilaçlarla yapılan tedavilerin olumlu sonuç verdiği gözlenmiştir. Önemli bir nokta da Akut dağ hastalığına yakalandıktan sonra alkol alımından kaçınmak gerektiğidir (4200 m.’de Tekirdağ’ı götüren arkadaşlara duyurulur).
YÜKSEKLİKTE YAŞANAN AKCİĞER ÖDEMİ
Akciğer Ödemi, akciğere sıvı dolması sonucu nefes almanın zorlaşması durumudur. 2500 ile 3000 m.’nin üzerine ani çıkışlar yapanlarda birkaç gün içinde gelişebilen bir durumdur. Nedenleri ve gelişimi Akut dağ hastalığının aynıdır. Vücut dokularının yetersiz oksijen alması (hipoksi), akciğer damarlarında refleks bir daralmaya yol açmaktadır. Bu daralma akciğer damar sisteminde, bir tansiyon yükselmesine neden olmaktadır. Bu durum yüksekliğe bağlı akciğer ödeminin gelişmesine neden olur. Damarlar içinde artan basınç, damar içindeki sıvıyı, damar dışına sızdırır ve akciğerlerdeki alveoller (hava keseleri) sıvı ile dolmaya başlar. Özetle vücut kendi sıvısı ile boğulmaya başlar. Ölümcül olabilen ciddi bir sorundur. Ölümler 6 ila 12 saat arasında gerçekleşebilir.
Aniden ortaya çıkan ve gittikçe şiddetlenen kuru bir öksürük ve nefes darlığı ile hastalık kendisini gösterir. Yüzde, ellerde ve ayaklarda morarmalar görülür. Hırıltılı solunum oldukça belirgin bir hal alır. Öksürükle birlikte beyaz köpüklü bir balgam ortaya çıkar.
TEDAVİ : Yapılacak ilk iş, süratle hastayı aşağılara indirmektir. 300 m.’lik bir iniş bile hastanın durumunda belirgin düzelmeler sağlayabilir. İrtifa kaybı, hastalığın tek tedavisidir. İniş hemen mümkün değilse, hasta sıcak tutulmalı, sıcak içecekler verilmelidir. Hastanın solunumunu rahatlatmak için varsa oksijen takviyesi yapılabilir, yoksa hasta domalmış bir vaziyete getirilir (en uygun anlatım şekli buydu kusura bakmayın) ve hastanın arkasına geçen bir kişi belinin üzerinden hafifçe ve sürekli bastırarak hastanın solunumunu kolaylaştırmaya çalışır. Bu konumda solunum daha rahattır ve akciğerlerdeki sıvı, balgam yolu ile daha kolay dışarı atılabilir. Bu uygulamaya, 5-10 dakika süre ile ve yarım saatte bir tekrarlayarak devam edilmelidir.
“Nifedipin” etken maddesine sahip ilaçlar doktor tavsiyesine göre Akciğer Ödemi için dil altı pastili şeklinde kullanılmaktadır.
YÜKSEKLİKTE YAŞANAN BEYİN ÖDEMİ
Daha seyrek görülen bir durum olmakla birlikte, aynı akciğer ödemi gibi, dağ hastalığının ölümle sonuçlanabilen bir türüdür. Vücut dokularının yetersiz oksijen alması (Hipoksi) sonucu beyin kan damarlarından dışarı sıvı sızar ve beyin hücrelerinde şişme meydana gelir. İlk belirtileri, kusma, baş ağrısı, baş dönmesidir. Daha sonra yürümede zorluk ve denge kaybı ve hafıza kaybı başlar. Kısa zamanda hasta temel ihtiyaçlarını karşılayamaz duruma gelir. Halüsinasyonlar görür.
TEDAVİ : Varsa oksijen desteği sağlanmalıdır. Hastanın süratle irtifa kaybetmesi gerekmektedir. Yoksa hasta komaya girer ve arkasından da ölüm gelir. İlaç olarak, “Asetazolamid” ve “Deksametazon” etken maddeli ilaçlar doktor tavsiyesine göre kullanılmalıdır.
|
|