|
ESKİDEN DAĞ MALZEMELERİNİ NASIL ALIRDIK? 1980 yılında Boğaziçi Üniversitesinden dört arkadaş Kaçkar'a gidip, buzulu çıkmaya karar vermiştik. Ancak küçük bir sorunumuz vardı... Uzun araştırmalardan sonra bulmuş olduğum ve de hacı olduğu çember sakalından belli olan demirci yada nalbant ustası, yazları taşındığımız Büyükçekmece ilçesinin içlerinde bir yerde, kulübün yegane Avrupa kazmasını elinde evirip çeviriyordu. Ben de dikkatle adamın ağzından dökülecek sözleri bekliyordum. Efsanelerden öğrendiğimize göre Kırmızı Stubai metal saplı kazma, kulübü ilk kuranlardan Taflan'ındı. Çok kaliteli ve güzeldi, ama bir kusuru vardı; sadece "bir taneydi". Halbuki bir ay sonra yapacağımız Kaçkar gezisi için en az dört tane kazmaya ihtiyacımız olacaktı. İçinde sineklerin uçuştuğu ortaçağ kalıntısı demirci dükkanına gelene kadar bir kaç adet dökümcü ve makine parçası üreticisi dolaşmıştım. Hepsi de bu hacı bey gibi uzun uzun bakmışlar ve eğer on bin adet türünden bir sipariş verebilirsem istenen kazmanın çok rahat yapılabileceğini söylemişlerdi. Hacı Bey başını ağır bir edayla bana çevirip tane tane talimatlarını vermeye başlamıştı. - Sen şimdi git Perşembe Pazarından ST-50 çeliği al, bir de gül ağacından dört tane balta sapı. Dede Korkut'dan değilse bile Ergenekon destanından çıkmış gibiydi. - Neden? - Biz bu kazmanın orijinal kalıbını yapamayız. Olsa olsa normal amele kazmasına benzeyen bir sapa önündeki bıçağı ve arkasındaki kaşığı ekleriz. - Sağlam olur mu? - Dediklerimi alırsan olur. Gül ağacı çok esnek ve dayanıklıymış. Perşembe pazarında bu ağaçtan dört tane kazma sapı bulmam çok kolay oldu. ST-50 çeliği de yumuşak bir çelikmiş. Hacı Bey'in söylediğine göre diğer normal çelikleri kullanırsa, yapacağı kaynaklar sıfırın altındaki derecelerde atabilirmiş, sadece bu çelik dayanabilirmiş. Dört yıl sonra mühendis çıkacaktım ve ilk metalürji bilgilerimi tozlu bir demirci dükkanında alıyordum. İki gün sonra istemiş olduğu çelikleri almış gelmiştim. Bir hafta sonraysa kazmalar hazırdı. Sapa bağlantı şekli dışında Stubai'nin aynısı olmuşlardı. Sadece kalın gül ağaçları biraz çirkin duruyordu. Yazlık evimizin altındaki küçük marangoz atölyesinde hepsini biraz inceltip, vernikledim. UIAA testlerini bilmiyordum ama gene de bir deneme yapabilirdim. Kazmayı iki sandalye arasına koydum. Sonra da üzerine korka korka çıktım. Sap aşağı doğru bel verdi ama kırılmadı. Ellerimi bırakıp tüm ağırlığımı ortası boşta kalan sapa yükledim, gene bir şey olmadı. Tamam! kazmam testi geçmişti. Daha sonraki aylarda benzer testleri kulüp odasında da yapacak ve pek çok arkadaşın takdirini kazanacaktım. Çünkü o günlerde Dağcılık federasyonun yaptırmış olduğu bir takım kazmalar bu kadarlık bir zorluğa bile dayanacak güçte değildiler. Efsanevi Erciyes çıkışlarının birinde (19 Mayıs 1978 tarihli olduğu rivayet edilir.) Hörgüç kayadan kopan bir taşın kazmanın sapının "içinden" geçip gittiğini, zavallı dağcının da elinde kazmanın üst demiriyle kala kaldığını çok dinlemiştim. Anlatıldığına göre, gene aynı gezide zirve defterini bulmak için kayanın altına sokulan bir başka kazmanın sapı da "Çıt!" diye kırılıvermişti. Bu olaylara şahit olmadımsa da adı geçen kazmaları elime aldığımda, ağacın verdiği his (Her ne demekse?) duyduklarımı doğrular nitelikteydi. Sapı halletmek yetmiyordu. Kısa sürede paslanacak olan metal kısımlara da bir şeyler yapılması gerekiyordu. Evde bulunan özel bir motor boyasından sürdüm. Artık dört tane pırıl pırıl kazmamız olmuştu. Kaçkar buzulu bizden korkmalıydı. Dağcılığa başladığım 70'li yıllarda, sonradan tamamen unutulacak olan pek çok da kavram vardı. Bunlardan bir tanesi de "Tam tozluk - yarım tozluk" ayrımıydı. Bugün bizim bildiğimiz normal tozluklara o günlerde "yarım tozluk" derdik. Nedeni de altlarının olmaması, yani gerçekten de "yarım" olmalarıydı. Kullanılmalarıysa büyük ayrıcalıktı. Vibram tabanlı gerçek dağ ayakkabılarınızın olduğu anlamına geliyordu. Hem de pırıl pırıl kırmızı bağcıklı cinsinden. Tam tozluklar ise normal dağcıların kullandıkları türdü. Kısaca açıklamak gerekirse, dev bir bebek patiği yapılıyor sonra ayakkabının üstüne giyiliyordu. Önüne konan iğreti bağcıklar ne kadar sıkılırsa sıkılsın yürürken iki de bir düşüp duruyorlardı. Bu tozlukların su geçirmezliğinin sağlanması da başlı başına bir olay ve törendi. - Ağbi kız yurdundan ütüyü getirdiniz mi? - Getirdik, getirdik. - Parafin nerde? - O da burda. - Tamam o zaman, başlıyabiliriz. Kulüp odasında toplanmış, elimizdeki ütüye ilkel çağların bir kurban bıçağıymış gibi titreyerek bakıyoruz. - Kıza ne dediniz? - Hiç! Biraz kullanıp vereceğiz dedik. - Yazık! Yandı gariban. Masanın üzerine tozluklar seriliyor, birisi elindeki parafinden çakıyla küçük yongalar kesip tozluğun brandasının üzerine ufalıyor. Sonra da sıcak ütü bastırılıp, parafin kumaşın dokularının arasına nüfuz ediyor. Aynı anda ütünün de tüm buhar kanalları bir daha açılmamak üzere söz konusu maddeyle doluyor. Normal şehir postalıyla Şubat ayında 3900 metreye çıkmak istiyorsanız ayağınızı çok iyi korumak zorundaydınız. Bu da ancak ayakkabının üzerine giyilen ve kesinlikle su geçirmeyecek bir üst patikle sağlanıyordu. Faaliyet öncesi gecelerde, buna benzer ütü törenleri sabahlara kadar sürerdi. Ayrıca sanki çok kıymetli bir malzemeymiş gibi tüm İstanbul dağcılarının ortak kullandıkları bu tozlukları her seferinde yamamak da gerekirdi. Bir önceki tırmanışta liğme liğme olmuş tabanları iyice elden geçerdi. Yoksa, el girecek büyüklükte bir deliği olan tozluğa beş tane ütü kurban etseniz hiç bir sonuç alamıyordunuz. Neyseki kısa süre sonra kendi tozluğumu yaptığım için bu tür dertlerden kurtulmuştum. Parafin eritmek yerine de sabırla mum sürüp aynı sonucu alabiliyordum. Dağcılığa başladığım 1978 senesinde İstanbul'da ilginç bir uygulama vardı. İstanbul Dağcılık ajanlığının elinde bir miktar malzeme bulunuyor, yapılan toplantılarda alınan kararlar doğrultusunda bu malzeme herkes tarafından kullanılıyordu. Sorumlusu ise o günlerde bile eski bir izci olan Çelebi Akçura idi. Bizden öncekiler kışın beş kişiyi iyi kötü (Daha doğrusu bu günkü standartlarla çok kötü) donatacak ekipmanı ve bir miktar kaya malzemesini bir araya getirmişlerdi. Başka seçenek olmadığı için harika bir olanaktı. Ancak tek sorun Şeker Bayramı, Kurban Bayramı türünden uzun tatillerin tüm kulüplere yaklaşık aynı günlerde gelmesiydi. TED'in şimdi yıkılıp otel olan Taksim'deki lokalinde toplanırdık. Biz dağcılar özellikle sefil bir tür müydük? Yoksa TED'in daimi müdavimleri o zaman da mı çok özenliydiler? Kimseye gözükmemeye çalışarak bir üst kattaki küf kokulu odaya utana sıkıla çıkar, merdivenlerde yada girişte karşılaştığımız insanların şaşkın bakışlarından bir an önce kaçmaya çalışırdık. Toplantı başladığında genellikle İTÜ, TED, DGSA (Şimdiki Mimar Sinan Üniversitesi) ve BÜDAK Bayramda yapacakları gezi için malzeme paylaşmaya başlarlardı. En alt düzeyde aritmetik eğitimi almış kişi bile kulüp başına sadece 1.25 kişilik malzeme düşeceğini hesaplayabilir. Biraz kafasını çalıştıranlar da bu kadarla hiç bir halt edilemeyeceğini. Dağcılık açısından bir facia olan bu toplantılarda ileriki iş yaşantımda kullanacağım en önemli ilkeleri ve konuşma yöntemlerini öğreniyordum. Problem gayet açıktı: Ortada paylaşılacak az miktarda olanak vardı. Kendi ihtiyaçlarımız belliydi ve toplantıyı oluşturan insanları kırmadan incitmeden isteklerini sağlamak gerekiyordu. Her zaman çok başarılı olduğum söylenmese de bu gün aynı insanlarla hala dost olup, hala dağcılığa devam ettiğime göre bir takım noktaları doğru yapmış olmalıydım. TED'deki bölge toplantılarının bana gösterdiği en önemli konu, kulüp ve kişiler olarak hızla malzeme edinmemiz gerektiğiydi. Bunu yaparken de okuldan bir kuruş alamayacak, günümüzün çok popüler sözcüğü "Sponsorluk" sisteminin adını bile anmayacaktık. Yani ne halt edersek kendi başımıza edecektik. Yetmişlerin sonunda Türk dağcıları için yazın dağların sayısı şimdikinden çok daha fazlaydı. Yeni neslin adını bile duymamış olduğu Hakkari Cilo'ların Reşko zirvesine (4170 metre) Ağrı yada Erzincan dağlarına gidiliyordu. Aslında o günlerde de bu saydığım yöreler pek neşeli değildi ama gene de gidenler vardı. Kışın ise dağların sayısı şimdiyle karşılaştırıldığında inanılmaz ölçüde küçülüp, "bire" düşmüş oluyordu. Çok ender bazı faaliyetleri saymazsak Erciyes'ten başka dağa pek gidilmiyordu. Çünkü orada hasbel kader yapılmış bir dağ evi 2150 metrede, Tekir yaylasında, yükseldiği için kamp yapmadan zirveye ulaşmak mümkün oluyordu, ayrıca o günlerin yaygın inancına göre Erciyes'te kaza olmayacağı için teknik bir zorluk da yok sayılıyordu. Aslına bakılırsa tüm kış dağcılığını Erciyes'le sınırlamak son derece yerinde bir karardı. Çünkü herhangi ciddi bir kış kampını çıkaracak malzeme kimsede pek yoktu. Ayrıca kış kampçılık eğitiminden de söz edilemezdi. Kulübe girdikten birkaç ay sonra durumun vahametinin farkına varıp, hatır gönül ilişkilerini kullanarak kulüpten ben dahil beş kişiyi Eğridir Dağ Komando okuluna 79 senesi şubat tatili için aldırdım. Orada görevli pek çok kişinin canını sıkmakla birlikte kış dağcılığı ve barınma teknikleri hakkında oldukça fazla bilgi edindik. 4 Mart 79'daysa Bolu Kartal otelin karşısında, otelin yetkilisi amcam Reşit Aydıngün'ün de yardımlarıyla büyük bir kar bloğuna kazma kürek girişmiştik. 5 Mart 79 sabahı gözlerimi açtığımda her yanım mavi bir beyazlık içindeydi. Garip bir sessizlik ve tarifi zor ama fazla da rahatsız edici olmayan bir koku hemen dikkati çekiyordu. İlk kez bir kar mağarasında yatmış, bundan da büyük keyif duymuştum. Tulumlardan çıkmak çok zordu. Neyse zar zor hareketlenip girişe ördüğümüz kar bloklarının yanına geldim. Gecenin soğuğunda iyice donan karlar gerçek Ytong tuğlası sesleri çıkarıyorlardı. İteleyince açıldılar. Kırmadan itinayla kenara koyup dışarı çıktım. Mutfağımız kar mağarasının solundaydı. Aygaz piknik tüpünün başına gittim. Hava çok sakin olmasına rağmen, tüpten çıkan alev belli belirsizdi. Karın içine gömdüğümüz piknik ocağımızla herhangi bir yiyecek ısıtmamız nerdeyse imkansız gibiydi. Halbuki bu ocağı götürmek şehirdeyken çok iyi bir fikir gibi gözükmüştü. Ayrıca başka bir seçeneğimiz de yoktu. Yazın kullandığım, anneannemin gençliğinden kalma fitilli ispirto ocağı Bodrum sıcağında bile zor ısıttığı için onu getirmeyi hiç düşünmemiştim. Dediğim gibi, 79 yılı Mart ayında herhangi bir bayram yada toplu tatil olmadığı için İstanbul bölgesinin malzemelerini almak hiç de zor olmamıştı. Hepimizin altında bölge tarafından yaptırılmış özel sünger matlar vardı. Çok büyük ve ağır olmaları, su geçirmeleri ve fazla sıcak tutmamaları dışında fazla bir sorunları yoktu. Üç gece yattığımıza göre çok feci olamazlardı. Sırt çantası olmayanlar da bölgenin elinde bulunan gerçek demirden çatılı muşamba kumaşlı çantaları kullanıyorlardı. Bölgenin malzeme deposunda her ihtiyaca yanıt verecek malzeme yoktu. Örneğin karda yürürken kullanmak üzere güneş gözlükleri gerekiyordu. Bende vardı ama ekibin bazı üyelerinde bulunmuyordu. Hemen eski askeri kitaplardaki bazı uygulamaları hatırladık ve yanımızda getirdiğimiz rimelleri tamamı erkek ekibimizin üyelerine sürmeye başladık. İster inanın ister inanmayın, bu teknik gerekirse ateş sonrası isle bile yapılarak, survival kitaplarına geçmiş. Göz kapakları tamamen siyah olursa kuvvetli ışık altında gözü koruması çok daha kolaylaşıyormuş. Bütün gün ışıl ışıl karda yürüdük. Hiç birimizde de kar körlüğü olmadı, ama şimdi o günkü resimlere baktığımda bir gurup travesti dağı basmış gibi gözüküyor. Ayağımda normal tahta topuklu asker postalı, sırtımda her zaman giydiğim kadife parkam. O kış faaliyetinden büyük keyif almıştım. Kıçımızda don bile yoktu ama dağda olmaktan büyük zevk alıyorduk. Belki de bugün bir sürü teknik ıvır zıvırın içine boğulmuş yeni neslin kaçırdığı bazı duyguları yaşayabiliyorduk. Aslına bakılırsa 79 kışında yaptığımız etkinlikler sonunda berbat eşyalarla bile kışın dağa gidip, rahatlıkla barınabileceğimizi görmüştük. 1981 Şubat faaliyeti ise Aladağlar'da Sarımemetler'deydi. Yanımızdaki yazlık üçgen çadırları itinayla kelerlerin içine kurduk. Yazın bile ilk ciddi rüzgarda katlanıp başımıza çöken bu çadırlarla kışın Aladağlar'a gitmek belli bir başkaldırı gibi duruyordu. Gene de kendimizi çok bilinçli, çok tedbirli hissediyorduk. Elimizdeki olanaklarla ilgili hiç bir hayale kapılmadığımız için, gereksiz en ufak bir riski bile almamaya çalışıyorduk. Kaldığımız bir hafta içinde iki sıkı fırtına oldu. Kelerin kapısından savrulan karlardan çadırlar yamuldu. Ara sıra çıkıp temizlemek gerekti. Faaliyet bittiğinde kendimizi gerçekten de bir şeyler başarmış gibi hissediyorduk. O kış dağa ulaşan bir kaç ekipten biriydik. On beş yıl sonra aynı mevsimde kuzey duvarlarını çıkmaya kışın Türk dağcıları akın akın geleceklerine katiyen düşünemezdik. Dağcılık, yada herhangi başka bir disiplin, insanların yavaş yavaş yaptıkları birikimler üzerine kuruluyor. Bu süreç yaşanırken farkına varmıyorsunuz ama bilinçsizce yaptığınız doğru hareketler bile bir yerlerde eklenip geleceğe köprüler oluşturuyor. İstanbul bölgesinin elindeki malzemeyle dalga geçiyorduk ama ilk kuş tüyü anorağı, kazmayı, kramponu, kermantel ipleri orası sayesinde görmüştük. Pek çok kişi oradaki malzemeler olmasa kesinlikle dağcılığa başlayamazlardı. Yetmişli yıllarda yapılan federasyon faaliyetleri de aynı şekildeydi. Devletin verdiği paralarla bir takım çapulcu kılıklı insanlar bir araya gelir, dağa gidilir, sürüler halinde zirvelere çıkılır sonra da herkes geldiği yere, dönmemek üzere dağılırdı. Bu faaliyetlerle o günlerde çok dalga geçmiş, eleştirmiştik. A'dan Z'ye de haklıydık ama unuttuğumuz bir nokta da BÜDAK'ı 74 yılında kuran Zafer Yamaner de bu tür federasyon faaliyetleri sayesinde dağcılığa başladığıydı. O olmasa ben başlayamayacaktım, benim başlatacaklarım gelemeyecek, onların başlatacakları da bu işlerden hiç haberdar olamayacaklardı. Bugün artık isimleri pek anılmayan bir dönem dağcılar hep bu iğrenç kamplardan geçmiş, kendileri çekip gitmeden önce de daha soluklu kişilere el verebilmişlerdi. Malzeme konusu gündemin hep ilk sıralarında kalıyordu. Topkapı'da surların dibinde kurulan Polonya pazarları gerçek bir "Outdoor" cennetiydi sanki. Aklınıza gelebilecek en iğrenç metal çatılı sırt çantaları, akıl almaz hacimlerine karşın kesinlikle ısıtmayan çiçek desenli uyku tulumları hep oradaydı. Bir de Sultanahmet vardı. Bazı dükkanların en fazla iki haftada bir ziyaret edilmesi şarttı. Avrupa yada Amerikan bir çanta. Mumya bir uyku tulumu bir anda gözüküp kayboluveriyordu. Bir kaç kez de İstanbul'un dağcılık cemaatine bomba gibi bir haber düştü. "Yabancı bir dağcı ekip, malzemelerini satmış!" Kapalıçarşı'da hangi dükkan olduğu kulaktan kulağa söylendi. Millet gidip alabilmek için birbirleriyle yarıştı. En hızlı hareket edenler hariç herkes de avucunu yalardı. 1982 Şubat tatilinde gene Bolu Kartalkaya'da, gene aynı bloğun içine kar mağarası oyuyorduk. Bu kez dokuz kişiydik ve yedi gece geçirecektik. Amacımız kar barınması öğrenmek değil, tur kayağına başlamaktı. Aile ilişkilerim sayesinde otelden yeterince anlayış görüyor, liftleri kullanmamıza da ses çıkarılmıyordu. Şimdi olsa gezi sponsoru "Kartal Otel" diye yazmamız gerekecekti. Geziye çıkmadan önce bir kaç temel eksikle karşılaştık. Bunlardan en önemlisi hiç birimizin kayağı olmamasıydı. Araştırmaya başladık. Ben bir tane aile büyüğünden buldum. Bir çift kayak da Sultanahmet'te eski kitaplar satan bir dükkandan çıktı. Ardından eskiden Uludağ'da kayak kiralayan ama artık çok yaşlandığı için hurda kayaklarıyla birlikte bir köşeye çekilmiş bir adam tespit ettik. Gerçek Vefa bozacısının çok yakınındaydı. Elinde kalan tel bağlamalı, o günlerde bile sadece bazı kebapçı duvarlarına süs diye konan kayaklardan yeterince alıp diziyi tamamladık. Çok iyi tulumlar gerekmiyordu. Çünkü bir kar mağarasının içi hiç bir zaman çok soğuk olmuyor, dışarısının eksi 20 olduğu gecede bile içerde sular donmuyordu. Ama yerden gelecek olan soğuk önemliydi. Dokuz kişide sadece iki adet Karrimat vardı. (O dönemde MAT demez, bunu icat eden firma Karrimor'un marka ismiyle konuşurduk.) Mobilya levazımatı satan dükkanlara gidip 3 cm kalınlığında ve 240 x 140 ölçülerindeki sünger plakalardan alıp 50 x 140 ölçülerine yakın kesmeye başladık. Üç cm sünger sıkı bir yalıtkandı ama içindeki gözenekler açık olduğu için suyu "sünger gibi" emiyordu. Herkes iki adet elbise naylonu edindi. Süngerin her iki yanından bu naylonlara sokunca suya karşı da korumuş olduk. Kamp çok unutulmaz geçti. Zengin ve şık otel müşterileriyle öylesine bir tezat oluşturuyorduk ki, herkesin dikkati bizde oluyordu. Hatta otelin soğuk olduğundan şikayet edenlere müdüriyet bizi gösterip beterin de beteri olduğunu anlatıyordu. Yaşları kırkın üzerindeki hanımlar (Büyük olasılıkla bize akran çocuklar vardı) her sabah kapımıza ördüğümüz kar bloklarını açıp dışarı çıkmamızı korku ve heyecanla bekliyorlardı. Ne Polonya'lıların getirdiği, ne de turistlerden kalan uyku tulumları yeterince iyi değildi. Acele tarafından kendimiz tulum üretmeliydik. Hem de kuş tüyünden. 79 - 80 yıllarında bu konu üzerinde ciddi ciddi düşünmeye başladım. Herkesin hemen tahmin edebileceği gibi, kuştüyü tulumların en önemli iki hammaddesi kuştüyünün kendisi ve kumaşdı. Bunların her ikisi de bulunmuyordu. Sultanhamam'ı arşınlamaya başladım. Dükkanlarda harika impertex kumaşlar görüyor, içeri girdiğimdeyse kaç top istediğim soruluyordu. İmpertex denen nane amerikan bezi yada pazen gibi metre metre satılmıyordu. Sonunda birisi Sultanhamam Havuzluhan'da böyle bir dükkan olduğunu fısıldadı. Gidip buldum. Sanki değişik toptancılardan arta kalan top sonlarının ve defolu kumaşların değerlendirildiği berbat bir dükkanda değil, Kırkharamiler'in meşhur mağarasındaydım. Ayrıca 100 nesildir ticaretle uğraşan musevi dükkan sahibi de bana gayet güler yüzle davranıyor, başka yerlerde karşılaştığım "berbat ve sefil talebe" muamelesini yapmıyordu. 90 cm eninde, sık dokulu, incecik harika bir kumaştı. 10 metre kestirdim. Kumaş sorunu çözülmüş gibi dururken tüyde de bir gelişme oldu. Tavus Kuştüyü Sanayi adında bir şirketin izini bulduk. Kulüpten arkadaşlarla kalkıp gittik. Bir kaç torba tüyle geri döndük. Artık herşey tamamdı. Tulumu beraber Kaçkar'lara gideceğimiz Nuri Bilge Ceylan'a dikecektik. Uzun geometrik çalışmalardan sonra, her yanı duvar dikişli, yani iç ve dış yüzeylerin birbirlerine hiç değmediği, son derece modern bir tasarımla ortaya çıktım. NBC'nin Bakırköy'deki evine kapanıp, sıcak bir yaz günü dikmeye başladık. Saatler sonra tulumun dikişleri bitmiş, en zor noktaya gelmiştik. Torbaları açıp, hazırladığımız tulum gözlerine tüyleri dolduracaktık. Attıkça tüyler taş gibi düşüyordu. Neyse epey bir uğraştan sonra tulum doldu. Havada kılcal tüyler uçuşuyor, nefes almayı zorlaştırıyordu. Ama çabamıza değmişti doğrusu. Mumya tipinde, harika bir uyku tulumu ortaya çıkmıştı. Muzaffer bir edayla evime döndüm. Kış dağcılığında önümüze çıkan en sert sorunu çözmüştüm. Çünkü maliyeti de çok düşüktü. Nasıl dikildiğini de gayet iyi biliyorduk. Artık her isteyen bunlardan bir tane kendine yapabilecekti. Bir kaç gün sonra müjde geldi... Tulumun her yanından tüyler fışkırmaya başlamış. NBC'nin anlattığına göre evlerinde kıyamet kopuyormuş. Annesi evi tavuk kümesine çeviren bu ucubeden bir an önce kurtulmak için her şeyi yapmaya hazırmış. Sonunda NBC dayanamayıp tulumu okuldaki fotoğraf kulübünün karanlık odasına tıkaladı. Gece geç vakitlere kadar çalışanlar sabahı bu tulumun içinde etmeye başladılar. Bu tulum macerasından sonra öğrendik ki, kuştüyü için çok özel, çok sık dokulu kumaşlar gerekiyormuş. Tüylerin ucundaki incecik, sipsivri nokta her türlü dokumaya saplanıyor, bir kere uç girdikten sonra da, tüyün yapısından ötürü hep aynı yönde ilerliyorlardı. Hasan Bostancı ise bu özellikte bir kumaş bulduğunu düşünerek işe girişmişti. Sultanahmet'te bir turistten aldığı çadırı keserek harika bir tuluma dönüştürdü. Ne de olsa bizim anlattıklarımızdan deneyim kazanmış olduğu için tüy doldururken evin nasıl battığı hakkında da az çok bilgisi vardı. Sıcak bir yaz günü, dikişi bitmiş tulum ve bir torba tavuk tüyüyle kendini elbise dolabına kapattı. İki saat sonra dışarı çıktığında eski batıda yakalanan kumarbazlara benziyordu ama hiç olmazsa ev batmamıştı. Hasan bu tulumla bir çok faaliyete katıldı. Hiç üşümedi, biz de çadırlarımızı hiç temizleyemedik. Her yanımız tüy oluyordu. Malzeme yönünden iç böğürtecek kadar kötü durumda olmamıza karşın, dağcılığın edebiyatıyla ilgili hiç de fena sayılmazdık. BÜ kitaplığının 796.512 kodlu kitapları tamamen bize ayrılmış gibiydiler. İçlerinde de çok güzel yapıtlar vardı. Okudukça Amerikalıların bize bu konuda fazlaca benzediklerini fark etmeye başlamıştık. İnsanlar kendi çantalarını, kendi tulumlarını üretiyorlar, delişmen kış kamplarına "gık!" demeden gidebiliyorlardı. Avrupa dağcılarıysa asırlık Alpinizm geleneğinin esiriydiler. Kavram olarak da bizden çok uzaktaydılar. Ufacık sırt çantalarıyla bir dağ kulübesinden diğerine koştururken, bizim koşullarımızda işe hiç yaramayacak bir dolu bilgi veriyorlardı. Gore-tex'mi What is this? Bizi etkisine alanlar sadece kitaplar değildi, kulübe alınan ingiliz Climber and Rambler dergileri de çok tesirliydi. Elimizden düşürmediğimiz bu yayınlarda tam sayfa resimli Himalaya çıkışlarıyla, aynı özelliklerdeki malzeme reklamlarına bayılıyorduk. Bu kutsal kitaplarda tanrısal özellikler taşıyan Gore-Tex kumaşlardan söz ediliyordu. Aramızda gerçeğini gören henüz yoktu. Bölgedeki ödünç malzemelerle dağa gidenler, brandadan yapılmış kapişonlu bir takım anorakları, diğerleriyse ellerine ne geçerse onu kullanıyorlardı. Benim yıllarca kullandığım rüzgarlığı Havuzluhan'dan aldığım kumaşla annem dikmişti. Aldığımda kumaşın üzerinde "hışır hışır" duran sözümona silikon apre ilk yağan yağmurun, birinci yarım saatinde tamamen akıp gitmiş, geride her koşulda harika nefes alan bir rüzgarlık bırakmıştı. özellikle sıcaklığın sıfırın altına düştüğü ortamlarda çok iyi netice veriyordu. Yağmura karşı en iyi korunmamız ise şemiye idi. Annemim evlenmeden önce almış olduğu, son bahar çiçekli deseniyle, nadide bir parçayı kendime malzeme edinmiştim. Katlanmıyordu ama küçüktü, Sultanahmet malı çantamın yan borularına çok güzel bağlıyordum. Bolu ormanı benzeri yerlerdeyse yağmur hep dik yağdığı için (Ormanın içinde rüzgardan fazla etkilenemezsiniz.) çok da işe yarıyordu. Aslında bakılırsa çok soğuk olmayan bir orman yürüyüşünde sıkı bir yağmuru şemsiyeyle savuşturmak, insanı cendere gibi saran bir Gore-Tex anorakla yaşamaktan çok daha rahat ve sanırım çok daha da sağlıklı. Bu şemsiye kullanımı sadece Bolu ormanlarıyla sınırlı kalmıyordu. Aladağlar'a, Kaçkar'lara, yani gittiğim her yere onla gidiyordum. Zirve çıkışları dışında da çok rahat kullanıyordum. Dediğim gibi, gerçek Gore-tex'leri, yada benzerlerini görmemize daha uzun seneler olduğu için elimizdekilerle yetinmek zorundaydık. Ancak elimizdekilerini her cephede ilerletmeye hala çaba sarfediyorduk. Uyku tulumları konusunu kuştüyleriyle çözemediğimizden, sentetik dolgu maddeleri üzerine kafa yormaya başlamıştım. Piyasada elyaf diye sattıkları nesneleri bir türlü gözüm tutmadığı için yeni tanışmış olduğumuz sünger plakalarla oynaşıyordum. Sonunda dışı imperteks, içi pamuklu amerikan bezi, dolgu olarak da 1 cm kalınlığında sünger kullandığım bir tulumla 81 Eylül'ünde Uludağ göllerine gittim. Tulum 1100 gr ağırlığında (Bakkalda tartmıştım) ve oldukça küçük hacimdeydi. Son derece iyi netice verdi. + 4 derecede yattık. Hiç bir rahatsızlık hissetmedim. 82 Bahar aylarında da 2 cm kalınlığında sünger dolgulu bir tulumla Bolu yaylalarında yürüyüşteydik. 23 kişilik ekibimizle yolumuzu kaybetmiş, ormanda uyumaya çalışırken + 2 derecede yağmur altında kalmıştık. Yanımızda çadır yada bivak yoktu ve etrafımız kar parçalarıyla doluydu. Tulumun içinden uzanan bir elle şemsiyeyi tutmaya çalışırken, bir yandan da uyukluyordum. Tulumun alt bölümü tamamen su içinde kalmıştı ve ayaklarımı hareket ettirdikçe suların şapırdadığını duyuyordum. Sünger tulumun en önemli özelliği yalıtkanın hava koşullarından etkilenmeden hep aynı kalınlıkta kalmasıydı. Tamamen ıslak olması sadece yalıtım kat sayısını değiştirmişti. Ayaklarımı saran sıcacık sudan hiç rahatsız olmadan sabahı etmiştik. Sünger tulumların şahını, bir yanlış anlama sonucu Oğuz Arık adlı arkadaşımız yaptırdı. Verdiğimiz tarifteki sayıları karıştırınca 3 cm sünger kullanılan devasa bir mumya tuluma sahip oldu. Çok ağır değildi. Ancak çantaya sığdırmak belli bir deneyim ve oldukça çok miktarda da güç istiyordu. Birlikte çıktığımız Doğu Anadolu gezisinde Süphan dağının 4000 metreyi geçen zirvesinde yattılar. Yanındakiler anoraklarına karşın Amerikan ordu tulumlarında titrerlerken, Oğuz don gömlek terlediğini söylüyordu. Üniversitelerin birinci sınıf fizik derslerinde öğrettiklerine göre 3 cm kalınlığında durağan hava katmanı inanılmaz derecede güçlü bir yalıtım sağlıyormuş. Sentetik tulum imalatında 84 yılına geldiğimizde Cihan Çetinel son bir atak yaparak, o tarihlerde yeni çalışmaya başladığım iplik fabrikasından getirdiğim akrilik elyafıyla nefis bir uyku tulumu üretti. Kendi çabalarımızla meydana getirdiğimiz tulumların da sonuncusu oldu. Sırt Çantaları Hepimizin iyi kötü birer çantası vardı ama bu hantal ürünler zirve çıkışlarında yada günlük yürüyüşlerde pek faydalı olmuyorlardı. İlk yıldan itibaren bir takım küçük çantaları elde dikmeye başlamıştım. Havuzluhan sağolsun kumaş buluyorduk. Ama en küçük modeller dışında bir şeyler üretmek piyasada bulunmayan pek çok malzemeyi gerektiriyordu. Örneğin artık her çantada bulunan perlon bantların esamesi yoktu. Uzun aramalardan sonra yeterince sağlam perlonları pancur imalatçılarında tespit ettik. Hatta o kadar sağlam olduklarını düşündük ki, bazı tırmanışlarda uzatma perlonu olarak bile kullanmaya başladık. Tokalar ayrı bir sorundu. Mercan'da satılan az sayıdaki avcı çantasında hala pantalon kemerlerini andıran deri kayışlar kullanılıyordu. Halbuki iyi bir toka kendi başına çantayı taşımalı, perlonu bir ucundan çekince rahatça gerilmeli, istendiğinde de aynı kolaylıkla gevşetilmeliydi. Bunun için perlonun tokanın içine belli bir açıyla girmesi gerekmekteydi. Kadıköy Altıyol'da annemin tavsiyesine uyarak Sezar adlı bir tuhafiyeciye gittim. Adamın Türkiye'de sezaryenle doğan ilk bebek olması dışında bir özelliği de yaptığı işi çok sevmesiydi. Bir sürü kadının doldurduğu küçük dükkanda tek erkek ikimizdik. Ona erkek erkeğe derdiğimi anlattım, o da gayet güzel anladı. Eski kutuları açtı, kenarda köşede kalmış bir sürü ıvır zıvırı karıştırdı. Sonunda dört tane istenen açıya sahip toka buldu. Büyük olasılıkla uzun yıllar önce kadın kemeri tokası olarak yapılmışlardı ama artık benimle dağlara gideceklerdi. Bütün ısrarlarıma rağmen para almayı da reddederek beni kapının önüne koydu. Cebime koyduğum dört kıymetli tokayla eve doğru yürümeye başladım. Dile kolay, dört metal parçası iki adet çanta demekti. Bu çantaları yapınca aynı Climber and Rambler'de gördüğümüz dağcılara benzeyecektik. Kapağı tutturduğum diğer iki toka ise kolon tokaları kadar yük altında kalmadıkları için daha başka yoldan elde edilebilmişlerdi. Her birini kalın galvaniz telden bükmüş, konserve kutularında kestiğim tenekelerle tamamlamıştım. Bugün hala çok iyi çalışıyorlar. İşte böyle, o günlerde alınan her malzemenin özel bir öyküsü oluyordu. Hatta Avrupa'dan gelen ender gerçek ürünlerin yıllar içindeki akıbetleri bile takip ediliyordu. - Levent Hekimoğlu'nun tulumu kimde? - İskender Erbil satın aldı. - Ya ayakkabıları? Konuşmalar bu şekilde devam ediyordu. İşin ilginci, çoğumuz bu malzemelerin nerelere gittiklerini hala hatırlıyor.
|