|
GÜZELLİKLER VE KİRLİLİĞE TANIKLIKLA KAÇKAR DAĞINA TIRMANMAK
Gıyasettin Demirhan
Her geçen gün iş dünyası insanları anlamsız bir rekabet ve işkolikliğe doğru sürüklerken, çoğu kişinin yüzündeki ifade sönükleşiyor. Boşuna dememişler “Malın var mı derdin var” diye… Çalıştıkça sahip oluyoruz, sahip oldukça onu korumak için hırçınlaşıyoruz, hırçınlaştıkça da başkasına zarar veriyoruz. Bazıları pişman olup üzülürken, bazıları zaferlerine zafer katmak (!) için daha da hırslanıyor. Sonuç; her iki grupta da yalnızlık, sıkılma ve mutsuzluk... Böyle anlarda bazıları kendini işe, bazıları alkole, bazıları uyuşturucuya, bazıları aileye, bazıları eşe-dosta, bazıları da doğaya teslim eder kendini. Bazıları ise birden fazlasına, hatta burada sayılanların daha fazlasına... Ben daha çok aile, eş-dost ve doğayı tercih edenlerdenim. Belki de yeşil bir çevrede geçen çocukluğun bilinçaltımda bıraktığı izle, 1982 yılında dağcılığa başladığımdan bu yana da her yıl birkaç kez doğaya gitme isteği depreşir içimde. Yoğun iş yaşamına karşın, bunu hep yaptım, sanırım sağlıklı olduğum sürece de yapacağım. Ancak yaklaşık kırk yaşıma kadar yaptıklarımın çoğu performans amaçlı oldu. Yani, sporun o sağlığa zararlı olan türünden. 01-10 Ağustos 2010 tarihlerinde sekiz kişi (Karya Demirel, Doğa Demirhan, Serkan Emre Sefa, Murat Çilli, Ali Savaş Çilli, Ali Murat Zergeroğlu, Gıyasettin Demirhan ve Haydar Demirel) olarak gittiğimiz Kaçkar Dağı tırmanışı ve Doğu Karadeniz gezisi ise tamamen keyif amaçlıydı. Saçların rengi hızla beyaza dönerken böylesi daha iyi. B. Shaw’a öykünerek bunu, “Yaşlanıyorsunuz; ama bunu bile övünç nedeni yapıyorsunuz, her konuda olduğu gibi…” şeklinde yorumlayabilirsiniz. Hayat böyle işte! Belirli bir yaştan sonra söylemler değişir. Durum böyle olunca, çadırda kalmanın yanında katır da kiraladık, otelde de konakladık, cağ kebabı da yedik, uçakla da yolculuk yaptık etkinlik süresince.
Havayolu ile Erzurum’a gidişle başlayan yolculuğumuz, Ali Savaş Çilli’nin konforlu minibüsüyle kendisi ve Murat Çilli’nin kılavuzluk hizmetiyle kısa bir Erzurum turu ile devam etti. Cumhuriyet Caddesi ve çevresindeki tarihi ve turistik yerleri gezmemek ve cağ kebabı yememek Erzurum’a gidişte eksik kalan yönlerdir. Ancak ben Erzurum’un kışını daha çok severim çünkü kışın, Erzurum’un insana keyif veren bir soğuğu ve kayak yapmanın zevkini çoğaltan çok güzel bir kayak pisti vardır. Geceleri bu bakımdan hep sıcak geçer. Kısa kent turundan sonra GPS yardımıyla aradığımız lokantayı kolaylıkla bulduk, ancak lokanta önceki yerinde değildi. Doğru yer mi diye konuşurken ve sorular sorarken lokantacının tepkisi şu oldu: “Evet, o isimle kardeşler olarak tek bir kebapçıydık ama şimdi ayrıyız”. Bu ifadeye içimizden birinden gelen yorum anlamlıydı: “Klasik kardeş ticari faaliyet öyküsü”. Nedense akrabaların iş ortaklıkları daha kolay bölünme eğilimi gösteriyor. Hani bir söz vardır ya, “Mülkiyet hırsızlıktır ama ona mahkumuz”. Tam da buna yakın bir durum. Bilinçaltı hep sanki diğerinden ayrılmaya ve aşırmaya kurgulu. İnsanın doğası mı, cahillik mi, yoksa kurgu mu? Her ne ise! Bizi cağ kebabının lezzeti ilgilendiriyordu. Erzurum’da bu işi iyi yapıyorlar.
Sonrasında Hasandede ilçesindeki Öşvank kilisesine ulaştık. Erzurum Uzundere ilçesi, Çamlıyamaç Köyü’nde bulunan Öşvank Kilisesi iki renkli taş bezemeleri ve kabartma figürleri ile ünlüdür. Kilisenin hamam, yatakhane, vaftizhane, rahip evleri ve mutfak gibi bölümleri bugün harap durumdadır ve bütünü ile bakıma ihtiyacı var gibi gözüküyor. Tarihi eserleri koruyamamak insanı üzüyor. Neyseki, bu üzüntümüz Tortum Gölü’nün muhteşem yeşil suyunu görünce geçti. Burada, Karya ve Doğa başta olmak üzere hepimiz göle taş yetiştirme yarışması yaptık, ama kazanan olmadı. Ardından Tortum Şelalesi, ancak su neredeyse yok gibi. Eee normal..! Yaz bitiyor neredeyse. Vadiler arasından kırk dakikalık bir yolculuktan sonra saat onbeş civarında Yusufeli’ne ulaştık. Alışveriş yapıp Yaylalar Köyü’ne kendimizi zor attık ve deyim yerindeyse -cehennem sıcağından kurtulduk. Yol boyunca griden yeşile dönüşen vadinin ve Barhal Çayı’nın maviye çalan görüntüsünün keyfini çıkardık. Yaylalar köyünde bir bölümümüz pansiyonun ana binasında, benimde dahil olduğum büyük bölümümüz ise, altından dere akan bungalovlarda kaldı. Bence bungalovlar daha iyi. Bağımsızlık ve sakinlik var. Ali Murat’la birlikte taze Küba purosu içmek ise bir ayrıcalık. Türkçe’de bir deyim vardır. “Adam gibi adam” diye. O işte o öyle birisi. Buradaki pansiyonları kent otelleri ile karşılaştırmamak gerek. Hepsinin yeri ayrı. Belki konforlu değildirler ama değişik koku ve böceklerle birlikte derin ve keyifli uyku çekersiniz.
Ertesi gün sakin bir yürüyüşle Dilberdüzü’ne ulaştık. Yoldaki eğlencemiz, Karya’nın sevgilisi yirmi günlük Tay’dı. Empati kurmak ne güzel bir duygu. Katırlar fazla yük taşımasın diye kızcağız küçük sırt çantasını yol boyunca kendisi taşıdı. Sahibi Tay’ı köyde bırakmak istemişti ama annesi direnince o da bizimle geldi. Hayat onun için de zor. Annesi çalıştığı için günde iki ya da üç kez dörder beşer saatlik yolculuğa katlanıyor ve çok yoruluyor. Dilberdüzü ise tam bir şoktu. Düzinelerce çadır, iki dere yatağı arasındaki iki tuvalet inşaatı ve bir plastik tuvalet. Söylenene göre üçü de resmi kurumların girişimi. İyi hoş da, göz göre göre su kaynağı üzerine tuvalet kondurmak insana traji-komik geliyor. Her rengin kontrasını içeren bir çiçek bahçesi görünümündeki Dilberdüzü bunları haketmiyor. Ayder yaylasında turistlere: “Densiz turist olma” diyen turizm firmasının sabit çadırları da cabası. Demek ki, bitki örtüsünü öldürmek densizlik değil onlara göre! Para nelere kadir değil mi? İnsanın içinden, “Allah fazlasından esirgesin” demesi geliyor.
Dahası var. Bir grup, bira ve şaraplarını içmişler ve tüm çöplerini dağınık şekilde yeşilliklerin üzerine bırakarak gitmişler. Oysa marifet; gıdaları dağa taşımak değil, çöpleri oradan kente taşımak ya da güvenli bir çöp taşıyıcısına teslim etmektir. Doruğa hızla çıkıp sabahın köründe kente dönen Slovenyalı ve Polonyalılar da çöplerini orada bırakmışlar. Kamp yerinde kalan bir kişi: “O çöpleri nereden aldıysanız oraya taşıyın” deyince de sinirlenmişler. Eminim Slovenya ve Polonya halkı da bu tür insanları kınıyordur. Çünkü Avrupalılar doğaya daha duyarlıdırlar. Diğer bir ilginç yaşantı ise, orta yaş grubundan bir kadınla oldu. Doğrudan su içine diş macunu ile dişini fırçalayan kadına Murat, “Su kirleniyor” demeye kalmadan, kadın: “Sen de ayaklarını sokuyorsun” demez mi! Buna Ali Murat’ın tepkisi anlamlıydı: “İnek de ayaklarını sokuyor hatta içine ….çıyor ama aynı şey değil”. Doğru söze ne demeli. Kimyasal atık farklı, biyolojik atık farklı. Algılamak doğaya duyarlık için belki yeterlidir ama tanık olmak insanı üzüyor.
Zirve öncesi 3400 metrelik aşıttan geçerek iki göle yürüyüş yaptık. Yükseltiye alışmak için bütün ekip bu etkinliğe katıldı. Göller gerçekten muhteşemdi. Bu etkinlikteki en güzel anılardan birisi de benim ve Haydar’ın Karya’yı motive etmemizdi. Buradaki anahtar ifade: “Dünya’da bu yükseltiye onbir yaşında kaç kız çocuğu ulaşmıştır düşünsene!”. Karya ise motivasyon girişimlerini karşılıksız bırakmadı ve çok iyi bir etkinlik çıkardı. Başardıkça da etrafa gülücükler saçtı. Kendisi zaten yüzünden hiçbir zaman gülücük eksik olmayan bir kız. Yaşam felsefesine hayran olmamak elde değil. Çünkü mutluluk göreceli bir kavram. Eğer bir sağlık ya da ekonomik sorununuz yoksa hayatı nasıl kurgularsanız öyle şekillenir. Bazen çevre etkisi de var tabiki ama o da tuzu biberi diyelim. Grubun diğer elemanları zaten deneyimliydi. Doğa ise dördüncü kez 3000 metrenin üzerine çıktığı için hiç sorun olmadı. Dört bin metreye yaklaşan zirveye gitme isteği ise motivasyonunu yüksek tutuyordu. Tepe noktaya çıkana kadar herkes bir diğerini gözledi ve birbirine yardım etti. Ekip ruhu bu olsa gerek. Tepeden bakınca gözüken göl ise herkesi hızla yanına çekti. Göldeki 30-40 dakikalık dinlenme ve yemek molasından sonra Deniz Gölü’ne ulaştık. Gölü görünce herkesin yüzünde tatlı bir tebessüm oluştu. Burası gerçekten seyrine doyum olmayan bir yer.
Erzurum’a ulaştığımızdan bu yana havada tek bir bulut yok. Ben özellikle güneyden Kaçkar’a tırmanırken bulutlu ve sisli havayı tercih ederim çünkü çok güzel bir görüntü verir. Bulutsuzluk ve sisin olmaması normalde Güney Kaçkar için de çok alışılmadık bir durum. Ancak bir yandan da işimize geliyor: Her güzellik eksiksiz gözüküyor. Tek kötü yanı havanın çok sıcak olması. Bu nedenle zirve için gece saat üçte yola çıktık. Zirve you Deniz Gölü’nden geçer. Buradan güneşin doğuşunu izlemek sıradışı bir ayrıcalıktır. Biz de öyle yaptık ve çok güzel gün doğumu ve silüet fotoğraflar çektik. Fotoğraf çekerken güneşle yarıştık çünkü hızla yüzeye çıkıyordu. Buradan yaklaşık bir saatlik yürüyüşten sonra Güney Buzulu’nu görecek yere ulaştık. O da ne! En son on yıl önce gördüğüm buzul oldukça küçülmüş. Sanırım böyle giderse on onbeş yıl içinde yok olabilir. Toplam altı saatlik keyifli bir tırmanışla saat dokuzda zirveye ulaştık. Birbirimizi kutladık ve defteri imzaladık. Herkesin gözleri ışıl ışıldı. Doğa daha fazlasını yaparak annesi ve babaannesi ile sevincini paylaştı. Zirveden etrafı seyretmeye doyum olmaz ama açık havalarda Kaçkar zirvesinden Verçenik doruğu çok güzel gözükür. Batıya yaslanan bu güzel dağın uzaktan görüntüsü ve orada kullandığımız tırmanış tekniğini hep Büyük Demirkazık’a benzetirim. İkisi de heybetli ve çekicidirler. Tırmanışları da öyle…
Çöplerden söz ettik ya… Zirve de kirlenmiş ne yazık ki! Birisi alt iç çamaşırını orada sergilerken, diğeri kırmızı yağlı boyayla Kavron’daki pansiyonu ve kafesinin reklamını yapmış. Allah aşkına! Doruktaki çirkin reklam ne kazandırır ? Metal boru da cabası… Kınadık üç eseri de. Oysaki herşey naiv bir şekilde yapılmalı ve Dağcılık Federasyonu ile Yusufeli Kaymakamlığı bu tür çirkinliklerin önüne geçmeli. Çünkü dağların temiz olması gerek. Her yer ticari nesne ile özdeşleştirilirse yaşam da kirlenir. Oysa insanın asıl görevi yaşamak. Açıkçası zirvedeki çöpleri görünce acaba doğa ve doğaya duyarlı insanlar yenildi mi diye düşündüm. Ancak, A. Camus’un dediği gibi: “Yenilginin sonu gelmez, kötülüklere karşı durmak yaşama anlam katmaktır ama sonsuza kadar da çare yoktur”. Bunu zaman gösterecek, umarız çare olur. Beş duyuya sahip herkes olmasa bile çoğunluk da karşı duruş sergiler. Umutlu olmak gerekir. Erasmus’un değindiği “utanma” ve “korku” yu aşan beş duyulular, kirlilik ve yağmanın da önüne geçecekler sanırım. Çünkü bilgelik, yine Erasmus’un ifadesiyle: “İnsanları mahçup kılar”. İşte bu konudaki bilgeler çoğaldıkça sokaktaki, okuldaki, siyasetteki, evlerdeki ve işyerlerindeki zorbalar gibi doğadaki zorbaların da sayıları azalır. Yoksa egosu boyunu aşan, düzeyli tartışmalardan uzak, tek boyuta takıntılı, anlamlı işler yerine çıkara dayalı dedi kodu üreterek kendini ifade etmeye çalışan ve işbirliğini reddeden ben merkezli insanlar herşeye rağmen kazanma dürtüsüyle diğer insanların hayatlarını zehir etmeye devam ederler. Bu tür yaklaşımların hedefi de; her zaman, her şeye karşın kazanmak; kazanınca birini öteye itmek, itince de tekrar kazanmak; bu sefer de birinin sırtına binmek ve yine kazanmak; kariyer yükseldikçe, para biriktikçe, şan-şöhret arttıkça daha fazlasını kazanmak... Bunların sonu yok. Bazı hastalıklar gibi duygular da bulaşıcıdır. Bulaşıcı olan güzel duygular olsun. Çünkü Dünya da dağlarda herkese yeter… Yeter ki koruyup kollayalım.
Zirve dönüşünde farklı bir rota denedik. Doruk yamacının sonunda şarıl şarıl suların aktığı setten inince solumuzda bir vadi vardı. Ortak karar vererek oradan indik. Heyecanlıydı, keyifliydi… Ama teknik tırmanış ve iniş beceriniz, birkaç teknik malzemeniz ve en az 25 metrelik ipiniz yoksa sakın denemeyin. Çünkü rotanın son bölümünde iki kilit iniş yeri var. Buralar sizi zorlayabilir, hatta tehlikeli olabilir. Sonrasında klasik kamp keyfi. Kampta kalan Karya uçurtma uçuruyor, Haydar onunla eğleniyor, çadır komşuları ise dinleniyorlardı. Ekip toplanınca herkes birbirini tekrar kutladı. Hepimiz gibi Ali Murat’ın yüzü de yorgun gözüküyordu. “Bir daha asla mı ?” diye sordum. “Yok yok çok keyif aldım” dedi. Herkes kendinden sorumlu olsa da bu dağı iyi bilen birisi olarak daha fazla sorumluluk hissetmiştim doğrusu, ama bu sözle rahatladım. Ayakları soğuk suya sokunca da herkes zaten anında şen şakraktı.
Sonraki hedef Karçal Dağı tırmanışıydı ama konforlu minibüsümüz orman yoluna dayanamadı ve Borçka’da ayıların en yoğun olduğu vadilerin birinde geceledik. Hedef Beyazsu yaylasına ulaşmaktı ama artık bir dahaki sefere. Gece bolcana Bozayı sohbeti yaptık. Çünkü burası yoğun ayı topluluğunun olduğu vadilerden birisiymiş. Herkes onu görmeye meraklıydı ama bir ziyaretçimiz olmadı. Buraya gelirken Çoruh vadisinin içine düştüğü çaresizlik içimizi sızlattı. Boşaltılan köyler ve baraj inşaatları nedeniyle toz duman içindeki vadiler aylarca çölde yolculuk yapmış soluk yüzlü bedevileri andırıyorlardu. Gerçekten yakın zamanda Çoruh artık durgun akacak. Vadilerdeki HES inşaatları da aslında pek masum değil. Kuruyan dereler sanırım birçok canlının yaşamına son verecek. Oysa her hayvan, hatta her canlı eşit hakka sahip bu dünyada. Bir tek farkımız var onlardan. “Konuşmak”. -Gerçi Kanzi ile birlikte bu görüş de çöpe atılmak üzere… Onu da ne kadar iyi yaptığımız ortada. Etraf, konuşarak sorun çözmek ve empati kurmak yerine, yolda karşılaştığı birisini aşağıya çekebilmek için cebinde sabun taşıyanlarla dolu maalesef !
Ertesi gün Borçka Karagöl’deydik. Burası heyelanla oluşmuş ve anıtsal ağaçlarla çevrili bir göl. Çadırda gecelemenin tadına doyum olmuyor. Umarım yol daha konforlu hale gelmez de kirlilik artmaz. Bir gecelik konaklamadan sonraki durak ise Ayder’di. Orada yaşayanlar ve turizmciler gücenmesin ama yeşil doğası, kaplıcası, tulumu ve muhlaması dışında bizim gibileri için açıkçası Ayder artık bir kez gidilecek küçük bir kent merkezine dönüşmüş. Satıcılar zannediyorlar ki kentte yaşayanlar çok para kazanıyorlar ve bu paraları nasıl harcayacaklarına karar veremiyorlar. Girişte de dünyanın parasını alıyorlar ama teknik açıdan gözüken bir hizmet göze çarpmıyor. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nden Mehmet Somuncu ve Hacettepe’den Erhan Ersoy ile zaman zaman Ayder’deki değişimi konuşuruz. Somuncu turizm coğrafyası, Ersoy ise sosyo-kültürel değişim konusunda Ayder uzmanıdırlar. Onlarla da benzer konuşmaları yaptığımızdan dolayı bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum. Hele oradaki çöpleri ve bir turizm şirketinin “Densiz turist olma…” bez afişini görünce görüşüm iyice pekişti doğrusu. Çünkü birisine bir kez densiz demek inciticidir ama her gün tekrarlamak incitmenin ötesine geçebilir. Kendilerine daha güzel bir slogan bulabilirler. Dünyayı daha yaşanır hale getirmek ve insanları mutlu etmenin yolu; insanları sınıflayıp küçümsememek ve dalga geçmemekten, diğer bir bakış açısı ile ise onları rakip olarak değil paydaş olarak görüp işbirliği yapmaktan geçer. Ancak, şark kurnazı tavırlı esnafın da, her yeri gürültüye boğan araç kullanıcılarının da, yolda yürürken sağını ve solunu algılamayan yayanın da, farklı görüntü ve tarzlara köşeli bir gözle bakıp saygı duymayan ve herkesin oradaki alışkanlık ve kültürdeki gibi davranması gerektiği saplantısında olan kişilerin de gerçekten davranış değişikliği yapmalarına ihtiyaç var. İşte o zaman yaşamdan tat alınan yerleşim yerlerine sahip olup, uygarca turizm gezileri yapacağız ve dağlara tırmanacağız. Bu sorumluluk herkese ait. Eğer bu gerçekleşmez ise, kişinin egosu boyunu aşar ve hırs yoldan çıkar. Yoldan çıkışın hırçınlaştırıp agresifleştirdiği kişi de iletişim kurarken de, iş yaparken de zorbalaşır ve her zaman doruğa ulaşmak için dağa gider ve arkasına da başkasına da bakmaz. Sevgiyle kalın…
|
|