|
KAMPA KADAR YÜRÜMEK
Pek çok yazımda dağcılığın bir oyun olduğunu iddia ettim ama bazı açılardan bakıldığında, bildiğimiz oyunlardan çok farklı olduklarını da eklemeden edemiyorum. Örnek vermek gerekirse, arkadaşlarınızla, basket-ball oynadığınızı düşünün. Hava güzel, ortam güzel, her şey kusursuz gibi. Birden bire kesin sayı olması gereken bir atışı kaçırdınız ve ekibinizden biri size olmadık bir söz söyledi. Tüm keyfiniz kaçtı. Gidip o arkadaşla tartışmaya başlar, ya da oyunun ortasında çekip gidebilirsiniz. Gerçekten tadınızı kaçırmışlarsa, kimse sizi orada tutamaz. Aynı senaryoyu, bir tavla oyunu, ya da dostlarla ortak yapılan her hangi bir etkinliğe uygulayabilirsiniz. Yani, oynadığımız sportif ya da diğer tüm oyunları, istediğimiz anda bırakmak her zaman elimizdedir. Benzer bir durumu sıradan bir dağ çıkışında düşünelim. Sabahın kör karanlığında başladığınız tırmanışın üzerinden nerdeyse 10 saat geçmiş. İlk başlarda hava günlük güneşlikken aldığınız inanılmaz keyif, artan yorgunlukla birlikte, yerini ızdıraba ve can sıkıntısına bırakmış. Biraz önce ulaştığınız zirve ise bedeninizdeki son kalan enerji kırıntılarını da çoktan alıp götürmüş. 3600 metrenin üzerindesiniz ve havanın aniden patlayıp, kapkara bulutların gökyüzünü örttüğünü görüyorsunuz.
Ne yaparsınız?
"Bana ne ya, ben oynamayacağım, verip misketlerimi gideyim." diyebilir misiniz?
Diyemezsiniz. Çünkü ne olursa olsun, kampa kadar yürümek zorundasınızdır. Biraz mızıkçılık yaparak, bir kaç küçük ters sözü sineye çekerek, içinde bulunduğunuz tatsız ortamdan kaçıp kurtuluverme şansınız yoktur. Kamp 10 saat uzakta da olsa, tüm mücadeleyi yapmak tek çarenizdir.
Doğa sporları içinde belli bir süre kalmış herkes yukarıdakine benzer durumlar yaşamışlardır. Bolu ormanlarında yağmur altında 16 saat yürümeler, ya da Erciyes zirveden siste adım adım dönmeler hep bu tür olaylardır. İnsan bir kez böylesine bir kapana girince çaresizliğin ne kadar büyük güç olduğunu hissetmeye başlar. Kamp ve onun sunduğu tüm konfor ve rahatlık saatlerce uzaktadır ve sizin oraya ulaşmaktan başka hiç bir çareniz yoktur. Yaşadığımız karmaşık ve seçenekleri hiç tükenmeyen şehir ortamında hiç bir gerçekle, hiç bir zaman bu kadar başa baş kalmayız. Sevgilimiz bizden uzaklaşıyorsa, burnumuzu gururla kıvırıp asıl terk eden biz olmak, ya da patron azarlıyorsa, küfredip istifa edebilmek özgürlüğü her zaman elimizdedir. Şehir ortamı, her türlü yenilgiyi, hoş ve yapılabilir bir seçenek gibi önümüze sunar. Doğa ise hayır.
3600 Metrede, Kaldı zirvesinin boynunda otururken mızıkçılık yapamazsınız. Mağlubiyeti de kendinize yutturamazsınız. Ayak vurması, açlık, baş dönmesi de bahane olamazlar. Sonuna kadar savaşıp, kampa sağ salim dönmek zorunda olmanız tek gerçektir. Zaten siz de bunu yaparsınız.
Dediğim gibi, insan bu kadar sert ve yalın bir seçenekle baş başa kalınca, köşeye sıkıştırılmış yavru kedinin yırtıcılığını hissetmeye başlar. Yapılacak iş bellidir. Yola düşülür. Vücuttan gelen tüm acı mesajları aklın arka çekmecelerine atılır. Şehirde bütün bir ömür geçirilse farkına varılmayacak güçler bedenimizde hareket etmeye başlar.
"Yahu ben öldüm!" dedikten sonra sekiz saat daha yürüyebilince kendinize inanamazsınız.
Dediğimiz gibi, doğa sporlarına devam eden hemen herkes de eninde sonunda kendini benzer bir konumda bulur. Bir kez böylesine bir badireyi atlattıktan sonra da insanın aynı kalması olanaksız gibidir. İşte bu nedenle doğa sporcuları için yaşam artık eskisinden farklı olmaya başlar. Yoksa aradaki tek fark doğanın temiz havası, bol gıdası değildir. Yaşamın ağır sorunları üzerimize geldikçe, mızıkçılık yapıp kaçmak yerine, "kampa kadar yürümek" zorunda olduğumuzu hissedip, her türlü tatsızlığa karşın doğru yola çıkabiliriz. Önemli olan, içimizde saklı kalmış onca gücün farkında olmamızdır. Gönlümüzden, bedenimizden gelecek tüm acı mesajlarını susturup yürüyebilmeyi bir kez öğrenmişizdir. Artık bundan geriye dönüş olamaz.
Çok acı olaylar yaşayan dağcı dostlarım oldu. Fırtınada dağın tepesinde kalmış tırmanışçılara benziyorlardı. Perişan ama kurtulacaklarından emin. Kafalarındaki yaşamla ilgili model, hırsla katlanıp, pulları saçılan bir tavladan değil, ölümüne geri dönülebilmiş kamplardan geliyordu.
Pek çoğumuz doğa sporlarına sandığımızdan çok daha fazlasını borçluyuz.
|
|