|
Kırgızistan - PEAK Lenin -7134 m. Saadet Çertez
PEAK LENİN hayali daha çok 7000’lik hayaliydi, ama bu hayalime çeşitli nedenlerden dolayı kendimi hazır hissetmiyordum, dolayısı ile bu hayali aklımın köşesine hapsetmiştim, gündemime girmesine bile izin bile vermiyordum. PEKİ, YA SONRA…
SONRA…
Kulübümüz Zirve Dağcılık yurt dışı faaliyet planını yapmaya başladığında içinde PEAK LENİN de vardı. Ben bu plana hayalimin gözlerini kapatmış gelişmeleri izliyordum, aklımın köşesine hapsettiğim 7000’lik hayalim ise ölüyordu. Öyle ki PEAK LENİN’ ne çıkacak en son kişi bendim sanki uzaktan yakından ilgim yokmuş gibi, ama kendimi de selin önünde duruyor gibi hissediyordum, dayanma gücüm azalıyordu…
Derken, PEAK LENİN’ den bir çağrı almışım gibi “ama gitmem gerekiyor” deyip gitmeye karar verdim.
Bu karara rağmen aklımın köşesine hapsettiğim 7000’lik hayalimi canlandıramadım. Yani heyecan yoktu, ama gitmem gerekiyordu, öyle ki geri dönüşü olmasa da gitmeliydim, bu denli kuvvetli hissiyatıma bir de merak eklendi, öyle ya neden gitmeliydim? Orada beni bekleyen ne vardı? Ne ile karşılaşacaktım? v.s sorular…
Kendime heyecan yaratacak bir neden bulmalıydım, esaslı bir neden olmalıydı. O zaman da şimdi de yüreğimin en yüksek köşesinde oyun oynayan üç yaşındaki yeğenimi kendime neden seçtim, onun için bu zirveyi yapacaktım, ona olan sevgim bu nedeni çok güçlü hale getirdi ve böylece hazırlıklara başladım.
Bireysel olarak yapacağım bu faaliyete, ELBURUZ faaliyetinden tanıdığım ve PEAK LENİN’ e gitmeye karar vermiş olan Muzaffer KARAMİKOĞLU ile gidebileceğimizi düşündüm. Hatta O zamanki Zirve Dağcılık kulübümüz başkanı İsmet İNAN, “kulüp faaliyeti dışında bireysel faaliyet yapan birkaç kişi daha var, böyle bir grubu ayrıca organizasyona dahil ederek, bir şekilde orada hep beraber olabiliriz, bunu kulübe önereceğim” filan da demişti. Muzaffer ile irtibata geçtim, gidiş tarihine göre uçak biletimi rezerv ettim.
Kulübümüz Zirve Dağcılık tarafından yurtdışı faaliyeti için oluşturulan ekibin yedek listesinde olan yine kulüp üyesi Afyon temsilcisi Mitat ŞENER, Federasyon’dan aldığı referansla Aksai firmasını önermiş, Muzaffer de bu firma ile yazışmalara başlamıştı, firmanın yetkilisi Dinara, Türkçe bildiği için anlaşmak kolay olmuştu. Bu ara, Mitat ŞENER de kendi şartlarını değerlendirerek kendi imkanları ile PEAK Lenin’e gitmeye karar vermişti, böylece üç kişi olmuştuk. Muzaffer, Aksai firması yetkilisi Dinara ile yaptığı yazışmalarda bizi de bilgilendiriyordu, ama yine de ben, İbrahim AKÇAY’dan ön bilgi almıştım, hatta bir zirve plan ve programı bile yaptık. Ayrıca, federasyonun faaliyet raporundaki programı ve AKSAİ firmasının ön gördüğü programı da inceledim, karşılaştırdım. Böylece kafamda bir program oluşmuştu, elbette ki asıl program orada şekillenecek ve son halini alacaktı.
E birde performans işi vardı, 2 ay öncesinden haftada 4-5 gün 8 - 10 km. koşmayı hedefledim ve yapmaya çalıştım. Ders 1, 7000’lik bir faaliyeti ilk defa deneyecek olanlar, malzeme konusunda aylar önceden hazırlık yapmaya başlaması gerekiyor.
Yanıtını Bulamadığım İki Soru Vardı;
1 - Neden PEAK LENİN’ den çağrı almış gibi hissetmiştim ve mutlaka gitmeliydim?
2 - Neden aklımın bir köşesine hapsettiğim hayalimi canlandıramamıştım?
İşte böylece, 7000’lik yolculuğum başlamıştı, PEAK LENİN ilk göründüğü an zirve heyecanını hissetmeye başladım, bu heyecan, zirve nedenimle birleşince, 16 gün sonra kendimi zirvede buldum.
1. Gün (27.07 2008 – Pazar, İstanbul’dan Bishkek’e varış.)
17.30 Bishkek’ e hareket etmek üzere uçaktayız, Nihayet uçağımız hareket etti ve 7000’lik faaliyetimiz de başladı. Türkiye saati ile 22.15’te pilotumuz inişe geçeceğimizi anons etti ve inişe geçtik. 22.30 Bishkek Uluslararası Manas havaalanındayız. Saatlerimizi 3 saat ileri aldık(01.30) valizlerimizi alıp dışarı çıktığımızda taksi şoförlerinin akınına uğradık, hele bir de Türkçe konuştuğumuzu anlayınca daha ısrarcı davrandılar ama biz tur sorumlusunu bekliyorduk ve tur sorumlusu Dinara bizi karşıladı, bir araçla otelimize doğru yola koyulduk. 02.45 Grand Otel’e vardık ve odalarımıza çıktık, otel sakin ve güzel bir yerde idi. Hava oldukça sıcaktı.
2. Gün (28.07. 2008 – Pazartesi, Bishkekteyiz.)
09.30 uyandım, kahvaltım odama geldi, neden bilmiyorum ama akşam kahvaltı saatini sormamdan odama istediğimi zannettiler herhalde. Böylece kahvaltımı odamda yaptım ve tur yetkilisi Dinara ile toplantı saatine kadar dışarı çıkıp çevreyi dolaştım. Pazar yeri, daha çok açık yiyecekler(hamur işi, her türlü sebzenin turşusu hatta makarnanın bile turşusu vardı.) ve içeceklerle doluydu, hijyen durumları da zayıf görünüyordu ama meyvelerin pazardaki düzeni ve sunumu pek güzeldi. Hele su almak istediğimizde soda anlamasınlar diye ne kadar da anlatsak, su yerine piyangodan soda çıkma olasılığı %50 idi. En komiği de ayran diye satılanın yoğurt olduğuydu.
Önemli bir not:
Bu gün arkadaşların bu faaliyeti AFDOS adına yaptıklarını öğrendim, ufak bir ayrıntı, ben de AFDOS adına bu faaliyeti yapıyormuşum… ! Belli ki bir yanlış anlama vardı ve bunu düzeltmek gerekiyordu. Bu faaliyeti bireysel yaptığımı belirterek, beni dahil etmemelerini istedim. Mutlaka da yayımlanan herhangi bir faaliyet raporunda bahsedilmesi gerekiyor idiyse de bireysel bir faaliyet yaptığımdan, Zirve Dağcılık üyesi olduğumdan bahsedilmesi yeterliydi, doğrusu da buydu. Bu andan itibaren biri bireysel diğer ikisi Afdos adına faaliyet yapan üç kişi olduk, yani grup olmaktan çıktık, ama rehber almamızın önemli yönde etkisi oldu ve faaliyet başarılı sonuçlandı.
3. Gün (29.07. 2008 – Salı, Bishkek’ten OSH’a, oradan da ana kampa(3600 m.) gidiş )
06.00 Uyandık, kahvaltı yaptık, 07.00 Turun aracı geldi, OSH’a gitmek için hava alanın gitmek üzere otelden ayrıldık.
08.30 Hava alanına vardık, 09.00 Uçağımız(küçük bir uçak) havalandı. 09.55 OSH’a indik. Türkçe bilen yaşlı bir tur görevlisi bizi karşıladı, bir araçla ana kampa gitmek üzere yola koyulduk, başka dağcılarla beraber ana kampa(3600 m.) gidecekmişiz, bunun için onların kaldığı otele gittik. Otele vardığımızda bizi bekleyen dağcılar pek sevindi, bizi çok beklemişlerdi ve nihayet yola çıkacaklardı. Kamaz dedikleri askeri kamyonetten bozma araca çantalarımız yerleştirildi ve saat 11.15 Yurt kampa gidiş için hareket ettik.
15.30 Yurt kampa vardık, burası ağaçlandırılmış, yemek ve yatak çadırlarının bulunduğu önemli bir uğrak yeriydi. Öğle yemeğimizi yedik, içecek su dahi olsa ekstre idi ve ücrete tabii idi. İlginç olan orada su için verdiğin para ile Bishkek’in merkezinde yemek yiyebiliyorsun. Yani yemek firmadan ama su içersen yemeğin parasını ödemiş oluyorsun. Yeri gelmişken firmaya ödediğimiz bedel(600 EURO) için aldığımız hizmet özetle; Bishkek’te ve OSH’ta konaklama ile ulaşım, Yurt kampta öğle yemeği, ana kampta dönüşe kadar yemek, 1.kampta 4 gün yemek, idi.
16.30 Ana kampa doğru hareket ettik. Yine bozuk bir yolda ilerliyorduk. Kah yükseliyor kah iniyorduk, tabii ki biz hep yükselmeyi ve bir an evvel ana kampa varmayı istiyorduk.
Araç bir hayli yükseldikten sonra birden durdu, heyecanla hep beraber araçtan indik, PEAK Lenin yüzünü göstermişti. Çok uzakta iki dağın kesiştiği vadiden beyaz bir tepe gibi görünüyordu. Fotoğraf makinemle zoom yaptığımda heybetini gösterdi. Heyecandan bir sürü fotoğraf çektik sanki yanına gitmeyecektik, sanki yakından bir sürü fotoğraf çekmeyecektik, sanki onun için yollara düşmemiştik? İlerleyen zamanda artık Pamir dağları sin silesi solumuzda iyice görünmeye başlamıştı, yine fotoğraf makineleri iş başında idi, PEAK Lenin solumuzda paralel yolda ilerliyorduk, nihayet PEAK Lenin’e doğru dönüş yaptığımızda artık akşamüzeri olmuştu.
Yolculuk devam ederken hava iyice alaca karanlık olmuş ve biz, yol denemeyecek bir satıhta ilerliyorduk. Bu satıh su yatağı ve yoğun çakıl ve taşlarla kaplı idi, araç öyle çukur ve yüksekliklerden geçiyordu ki PEAK LENİN’ ni unutmuş yola kilitlenmiştik, her atlayıp zıplamada şoförü alkışlıyorduk, biz aracın kasasında olduğumuz için şoförle mikrofonla konuşuluyordu. Bir ara uzaktan bir araçtan sinyal aldık ve ona doğru gitmeye başladık ne olduğunu anlamadan ilerliyorduk, aracın yanına geldiğimizde bizden yardım istediklerini anladık, epey uğraş verildikten sonra bir halatla o aracı hareket ettirerek yardım konusunu da bitirdik ve tekrar yola koyulduk. Artık hava iyice karanlık olmuş, nasıl bir satıhta seyrettiğimiz bilmeden sarsıla, sarsıla ilerliyorduk. Edindiğimiz bilgilere göre ana kampa kaç saat kaldığını hesaplıyorduk ama bu kurtarma operasyonu hesabımızı karıştırdı, artık kaç saat kaldığını hesaplamıyorduk. Nerde bir ışık görsek kampın orası olduğunu zannediyorduk, ama araç oraya doğru gitmeyince bu tür yorumlardan da vazgeçtik ve zifiri karanlıkta ilerliyorduk, neyse ki yol artık çok sarsıcı değildi. Kendimizi gecenin karanlığına ve geçmeyen zamana bırakmış ilerliyorken birden kendimizi ana kampın içinde bulduk, yani ana kamp göründü gibi bir durum olmadan. Saat 10.20, 11 saatlik yolculuk sona ermişti, biz araçtan inerken aracın etrafını kamp görevlileri çoktan sarmıştı bile. Karşılama çok sıcaktı, kamp çok iyi aydınlatılmıştı, yani alışık olmadığımız bir kamp görünümündeydi. Yemeğin hazır olduğunu hemen yemeğe geçmemizi söylediler. Sıcak sulu bir sebze yemeği ile karşılandık. Yemekten hemen sonra çadırlarımız gösterildi ve çadırlarımıza geçtik. Uyumak zor olmadı, öylesine yorulmuştuk hemen uyuduk.
4. Gün (30.07. 2008 – Çarşamba, ana kamptayız(3600 m.))
08.30 Uyandık, ana kampın konumunu ve çevresini yeni görüyorduk, kamp iki nehrin dik vadisinin ortasında konuşlanmıştı. Zemin, yeşil, yaban çiçekleri görünümünde halı gibi görünüyordu.
Yemek çadırında herkes oturmuş kahvaltı servisini bekliyordu, masalara grup sayılarına göre servis koymuşlar, kocaman, kocaman termoslarla sıcak su, siyah ve çeşitli çaylarla birlikte kaşar peynirle çiğ sucuk ve bisküvi servis etmişlerdi. Çok geçmeden çukur tabaklarda çorba ikram ettiler, bu çorbalar bizim damak tadımıza hiç hitap etmiyordu, omlet istedim bir süre sonra omletim geldi, kahvaltımızı yaptık. Kamp sorumlusu Dima rehberimizin saat 09.00’da geleceğini söyledi, kamp sorumlusu Dima idi ama Timur diye bir delikanlı vardı, birazda Türkçe biliyordu ve her şeyle o ilgileniyordu. Çok sevimli güler yüzlü bir delikanlı idi.
Saat 09.20 rehberimiz henüz gelmemişti, zamanımızı değerlendirmek için hazırlığımızı yaptık ve 09.30 Aklimatize tırmanışı için yola çıktık. İlk günümüz, zamanımız bol oyalana, oyalana yürüyoruz. Saat 12.00 Puteshestvinnikov geçidine vardık, geçitten sola doğru tırmanışa geçildiğinde Puteshestvinnikov zirvesine varılıyor, aşağı inişe geçip ilk sola dönerek inişe devam ettiğinizde patikanın sağa doğru dönüşüyle birlikte 1. Kampa doğru gitmiş olursunuz. Biz sola doğru tırmanışla Puteshestvinnikov zirvesi yaptık, zirve arkanıza ana kampı aldığınızda sol tarafınız karlı manzara, sağ tarafınız karsız manzara ilginçti, fazla oyalanmadan inişe geçtik ve 15.00’te ana kampa döndük.
Ertesi gün için hazırlıklara başladık. 2 çadır(Re-Fox) kiraladık(günlüğü 4,5 EURO), 12 adet bütan gaz tüpü aldık(tanesi 4,5 EURO) özel eşyalarımızı ve çadırlarımızı taşıtmada anlaştık(kilosu 1,5 EURO). Saat 17.30 Akşam yemeğini yedik,
saat 20.00, birinci kampa (4400 m.) gidiş hazırlığı yaptık ve ya vereceğimiz eşyaları sabah erkenden taşıyıcıya vermek üzere çadırlarımıza dinlenmeye uyumaya geçtik.
5. Gün (31.07.2008 – Perşembe, birinci kamptayız(4400 m.))
07.00 Uyandık, hazırlıklarımız yaptık, taşıyıcıya vereceğimiz eşyaları verdik, saat 08.00 kahvaltımızı yaptık, Saat 09.40 yola çıkmaya hazırız, biz yürümeye hazırlanırken bir araca çağırıldık, araba ile 15 dakikalık(yürüyerek 1 saat süren) bir yolculuktan sonra indik ve tırmanışa geçtik. Puteshestvinnikov geçidinden sonrasındaki rota, toprak ve hafif inişli çıkışlı, ara, ara dikleşiyordu. Derken öğleden sonraları yürüyerek kimseye geçit vermeyen dereye geldik, burada atlarla ana kampa giden gelen taşıyıcılar bekliyorlardı, çünkü onlara ihtiyaç olunacağını biliyorlardı. Rehberimiz 5-6 $’dan fazla veremememizi tavsiye etti, demek ki pazarlık edecektik, kısa bir pazarlık sonucu ortalama 200 COM(yerel para) karşılığı dereden geçtik, yani yaklaşık 6 $ vermiş olduk. Hafif tırmanışla yola devam ettik.
Saat 14.10, PEAK LENİN’ nin sol eteğindeki birinci kampa(4400 m.) vardık, eşyalarımız henüz gelmemişti. Rehberimiz Alexy kamp sorumlusu Vitolik ile görüşerek çadırlarımızı belirledi, eşyalarımız gelince çadırlarımıza yerleştik, heyecanlıydık. Saat 14.15 öğlen yemeğine çağırıldık, yemek sulu sebzeli ve ana kamptakinden daha lezzetliydi, yemekten sonra biraz yorgunluğumuzu atmak için çadırlarımıza geçtik, biraz dinlendikten sonra yeni geldiğimiz bu birinci kampın çevresini merakımdan, çevreyi biraz dolaşmak çıktım, saat 18.00-18-30 arası geri dönmeyi planladım. Ama fazla uzaklaşamadım, çünkü buzul çatlakları geçit vermedi, zaten kampta buzulun üzerinde konuşlanmıştı, taşlık gibi görünse de altı buzdu. Kampa bakan tepede üşüyene kadar oturdum ve fotoğraf çektim ve kampa geri döndüm.
Saat 18.30 akşam yemeğine çağrıldık, akşam yemeği de güzeldi, yemekten sonra, dinlenme günümüz olan ertesi gün için rehberimizle buzul tırmanışı programı yaptık, bu tırmanış ile ekip rehber uyumunu sağlanacaktı. Daha sonra, çadırlarımıza dinlenmeye geçtik, hava bayağı soğuktu, ama gece çok sıcak oldu, uyku tulumu çok sıcaktı, uyku da tutmadı pek rahat bir gece geçirmedik.
6. Gün (01.08.2008 – Cuma, birinci kampta(4400 m.) dinlenme günü)
Saat 08.00 Kahvaltıya çağrıldık, kahvaltı ana kamptaki gibiydi yani tatlı çorba faslı devam ediyordu. Çorbaları geri gönderdik, minimum seviyede kahvaltı ettik. Dünden planladığımız gibi rehberimiz Alexy ile tırmanış programı için hazırlıklarımızı tamamladık ve saat 10.00’da yola koyulduk, ertesi günkü rotanın buzul çatlakları bölümü bitince dönüşe geçtik.
Dönüşte bizim kamptan önceki kamptan geçerken, çadırların birinden ‘biri Türkçe mi konuşuyor’ diyerek çadırdan fırlayan, karşımızdaki adamla beraber bizi görmekten memnun üç Türk(Eskişehir’den İsmail ÇETİN, Erhan KASAPOĞLU ve Tezel ÇİFTÇİ), biz de onları görmekten memnun üç Türk, hoş bir tesadüftü, güzel bir karşılaşma oldu, mutlu olduk. Kısa bir sohbetten sonra saat 14.00’de birinci kampa (4400 m.) vardık.
Kampta çalışan Nurullah Türkçe biliyordu, Türk asıllı olduğu için bize akrabamız gibi davranıyordu, rehberimiz Alexy’nin de etkisi vardı. Bunların üzerine kamptaki çalışanlarla kişisel iletişimim ve diyalogum da iyiydi, dolayısı ile bu kampa gelince eve dönmüş gibi oluyordum. Öğle yemeğinden sonra ertesi günün hazırlıklarına başladık. Yukarıda bırakacağımız ortak eşyalarımızı, çadırlarımızı ve özel eşyalarımızı taşıyıcıya taşıtma programı yaptık. Ertesi günkü tırmanışta küçük sırt çantası ile tırmanmayı planladığım için hazırlığımı ona göre yaptım.
7. Gün (02.08.2008 – Cumartesi, ikinci kampa(5300 m.) gidiş)
Saat 05.00 Uyandık, eşyalarımızı taşıyıcıya verdik, saat 05.30’da kahvaltı yaptık, kahvaltı her zamanki gibi kötüydü, saat 07.00’da ikinci kampa(5300 m.) doğru yola çıktık. Uzun ve tehlikeli bir rota bizi bekliyordu, grubun hızını dengelemek için rehberin arkasında yer aldım ve tırmanışa başladık. Buzul çatlaklarının başlaması ile ip birliğine girdik, hava çok güzeldi, rotada inen ve çıkan birçok dağcı vardı, inen dağcılar bizim karşılaşacağımız zorluğu düşünerek, gülümsüyor ve kolay gelsin, iyi tırmanışlar dileklerinde bulunarak selam veriyor, çıkanlar ise aynı zorluğu paylaşmanın düşüncesi ile iyi tırmanış dileklerinde bulunuyordu. Bazen bu dilekler konuşulmadan da hissettiriliyordu, bu dağcı milleti ilginçti, birbirinin hislerini konuşmadan da beden dili anlatıyordu. Birçok ülkeden farklı milletten gelen bu insanlar, aslında tüm dünya insanlarının gelmesi gereken mertebe de idi. Yani, birbiri için iyi dileklerde bulunmak, çok da zor değildi, insanca bir duygu idi. İşte böyle, aynı amaçla inişte ve tırmanışta olan insanlar olarak yola devam ediyorduk. Nihayet kızartma tavası denilen vadiye vardık, 5000 metrede civarında olan bu satıh Razdelny tepesinin altında yer alıyordu. Epey yorulmuştum, artık grubun benim hızımla tırmanmasını istemiyordum çünkü bu ben de stres yaratıyordu, bu da işimi daha da zorlaştırıyordu. Beni geçmelerini rica ettim, Mitat, benim hızımda tırmanmayı tercih etti ve yola devam ettik, ikinci kamp(5300 m) göründü.
Ben gücümün son damlalarını kullanıyordum, Kızartma tavası zor değildi, ama rotanın son etabı ve buraya kadar da yorulmuş olunduğu için zor geliyordu, bir de hava sıcak ise, işte kavrulmanın tam zamanıydı, bu yüzden kızartma tavası deniliyordu. Yaklaşık bir saattir bu kızartma tavasında ilerliyorduk, son etap, kampa varılan kısa ama uzun gelen bir rampa idi. İkinci kamp(5300 m.), bir yamaçta buzun üstünde konuşlanmıştı, kampa girişte buzun üstünde çakıl taşlarından oluşan dik bir çıkış vardı. Tam burada gücümün tükendiği andı ki ayağım kaydı, kazma ile zor tutundum, etrafıma baktım, kampın dibinde idim, yardım edecek biri var mı diye bakınırken iki dağcının oturduğu yerden beni seyrettiğini gördüm, hızla gücümü topladım ve toparlandım ki birisi ‘Sinyorita, sinyorita’ diye seslendi. Kafamı kaldırdım ki Yirik, bizim porter, elini uzatmış yardım etmek için çantamı istiyor, çantamı verdim ve arkasından yürüdüm.
Çadırlar öylesine dip dibe kurulmuştu ki, kendi çadırınızı ve arkadaşlarınızı bulmak zorlaşıyordu. Yirik, hem gidiyor hem de dönüp, dönüp gel anlamında el ediyordu. Nihayet Alexy’nin bana uzattığı termos kapağındaki içecekle varış noktasına olduğumu fark ettim, saat 16.40, hemen olduğum yere çöktüm, elimdeki içeceği bile içmek için elimi oynatmak istemiyordum. Alexy ve Yirik ısrarla ‘iç iç’ diyordu, içecek çaya benzemiyordu, önce kokladım, farklı bir şey kokuyordu, Alexy midesini göstererek çok iyi geleceğini belirtti, bir yudum aldım, ıııığğğ… iğreçti ama iyi gelecek diye içtim. Beş on dakika sonra Mitat da geldi, biraz dinlendikten sonra çadır yeri hazırlama çalışması başladı. Yerler buz, su çakıl taşı ve de dar alan olması yer hazırlamayı zorlaştırıyordu, sonun çadırlarımızı kurduk ve çadırımıza matlarımızı atarak dinlenmeye çekildik. Ben Alexy ile aynı çadırda kalıyordum, Alexy arkadaşları ile yemek yiyeceğini söyledi ve gitti, Mitat akşam yemeği için hazırlık yapıyordu, ‘soğuk su getir sıcak su al’ dedi. İkinci kampta karın erimesi ile su dere gibi akıyordu. Soğuk suyu verip sıcak suyu alıp çadırıma gittim, domates çorbamı hazırladım ve içtim, bu bana yetti, çünkü midem hafiften bulanıyordu, fazla bir şey yemekten korktum ve yattım.
8. Gün (03.08.2008 – Pazar, birinci kampa(4400 m.) dönüş)
Sabah erken uyanmış konuşan dağcıların sesleri arasında biraz daha uyumaya çalıştım, saat 09.30, kalktık, diğer arkadaşlar çoktan kalkmış kahvaltı bile yapmışlardı. Mitat’tan sıcak su almak termosumu soğuk su ile doldurup verdim ve sıcak suyumu aldım, hazır çorbamı içtim. Ben hazırlık yapana kadar arkadaşlar yola çıkmışlardı bile. Kızartma tavasında ilerliyorlardı, hemen toparladım ve inişe geçtim, nasılsa mola beni bekleyeceklerdi ve nihayet molada onlara yetiştim. Yine buzul çatlaklarında ip birliğine girdik, çatlaklar bitince ipten çıktık, saat 11.00 Ferit Bey ile Bayram Ali’ye rastladık, yukarı tırmanıyorlardı, saat 11.30 civarında da Zirve Dağcılık ekibi arkadaşlarımıza rastladık. İp birliğine girmişlerdi, önde Sönmez, sırası ile Kaan, İsmet, Arda ve Mutlu ilerliyorlardı. Kısa bir sohbetten sonra kalabilmeleri için yukarıdaki çadırlarımızı tarif ederek biz aşağı, onlar yukarı doğru hareket ettik. Saat 14.00 birinci kampa(4400 m.) vardım, eve gelmiş gibi hissettim kendimi, Nurullah ve Dinara güler yüzle karşıladılar, ikinci kampın(5300 m) konforsuzluğundan sonra birinci kampın(4400 m) konforu pek güzel geldi. Bu inişten sonra birinci kamptan(4400 m) yukarı bakılınca ikinci kampa giden rota daha bir farklı görünüyordu, çünkü artık bildiğimiz rotaya bakıyorduk, tabii ki bu noktadan bakmakla içinde olmak çok farklı. Çadırlarımız geçip biraz dinlendikten sonra sıra kampın en güzel yanına geldi, akşam yemeğine çağırıldık, aşçımız Alisa’nın yemekleri çok güzeldi. Yemekten sonra hava iyice soğumuştu, yorgunduk, çadırlarımıza dinlenmeye gittik ve uyuduk çünkü önceki akşam iyi uyuyamamıştık.
9. Gün (04.08.2008 – Pazartesi, birinci kampta(4400 m.) dinlenme günü)
Sabah erken kalkmadık, dinlenme günümüz, biraz ekabir olduk, ama kahvaltı için çağırıldık, gece kar yağmıştı kampın her tarafı bembeyaz olmuştu, hava kötüydü. Saat 08.00 Kahvaltı yaptık, değişen hava şartına alışmaya çalıştık, çünkü ana kamp da dahil olmak üzere geldiğimizden beri hava çok güzeldi. Bir yandan da yukarıdaki arkadaşlarımız merak ediyorduk, Çünkü 4400 metrede hava bu kadar kötü ise kim bilir yukarısı nasıldı, zaten buradan yukarısı sisli puslu görünüyordu, inen çıkan dağcı yoktu. Bir de ertesi gün yukarı nasıl çıkacağımızı düşünüyorduk. Öğle yemeğinden sonra yarınki çıkış için hazırlıklara başladık. Bu sefer taşıyıcıya eşya vermeyi düşünmüyordum, bir de bu seferki tırmanışta üçüncü kampa(6200 m) çıkışta vardı, hava kötüydü, endişeliydik. Akşamüzeri Alexy geldi, havanın kötü olduğunu, böyle devam ederse sabah yola çıkmayacağımız müjdesini verdi, müjde diyorum çünkü öyle gerilmişim ki bu karar müjde gibi geldi. Akşam yemeğinden sonra ben biraz mutfakta takıldım, Nurullah ve Dinara ile biraz sohbet ettik.
Aldığım bilgilere göre; bu kamp alanı Haziranın son haftasında kuruluyormuş, 29 Ağustos’ta toplanıyormuş. Demek ki PEAK Lenin mevsimi bu tarihlere göre 2 aylık bir süredir. Bir yemek veya mutfak çadırını 5 adam bir günde kurabiliyormuş, burada organizatörlük yapan firmaların patronları Ruslarmış, 6 firma bulunuyormuş, sadece birinin ortağı Özbekmiş. Sohbet uzun sürmüştü, epey geç olmuştu benim için ertesi gün dinlenme günüydü ama onlar sabah erken kalkacak çalışacaklardı, 21.30 çadırıma gittim. Kar yağmaya devam ediyordu. Gece çadır öyle bir sallandı ki ne oluyor derken, meğer kamp sorumlusu tarafından çadırların karları silkeleniyordu. Bir yandan da yine yukarıdaki arkadaşlarımızı merak ediyorduk.
10. Gün (05.08.2008 – Pazartesi, birinci kampta(4400 m.) dinlenme günü, )
Hava kötü olduğu için bu gün fazladan dinlenme günümüz, saat 08.00 Nurullah kahvaltı çağrısı yaptı, kahvaltı benim için işkence saati idi, yemek zorundaydım ve verdiklerini yiyemiyordum. Hava ısınmaya başlamıştı, güneş iyice ısıtıyordu. Nurullah ve Dinara, akşam yemeği için sebze soyuyorlardı, onlara yardım etmeyi teklif ettim, aşçı önce izin vermedi ama ısrarım üzerine bir bıçak da bana verdiler. Sebze doğrama işi bitince sıra çamaşır yıkamaya gelmişti, Nurullah’tan sıcak su istedim, bana sıcak su, leğen ile deterjan getirdi, bu sıcak su ve deterjan, hizmet dahilinde değildi, tamamen iyi niyet göstergesi idi.
Öğle yemeğinden sonra ana kampa doğru gitmeyi planladım, yemekten sonra hazırlandım ve saat 15.00’te yola çıktım.
Saat 17.00 Puteshestvinnikov geçidine vardım, burada biraz dinlendikten sonra, geri dönüşe geçtim. Yarım saat ilerledikten sonra taşıyıcılarla karşılaştım, dereden nasıl geçeceğimi sordular ve 500 COM’ a atla gitmeyi, 100 COM’ a dereden geçmeyi teklif ettiler. Teklif iyiydi ama bu yol, dereden geçmeye ve derenin yamacından atla çıkmaya benzemiyordu, atla gidilecek bu yol uçurumun kenarında inişli çıkışlı ilerleyen incecik patikaydı ama fazlada şansım yoktu, daha birinci(4400 m) kampa gidecektim, zaman daralıyordu, dereden geçmek de düşündürüyordu.
Teklifti, kabul ettim, anlaştık ve atla yola koyulduk. İnişli çıkışlı ve ince patikadan ilerliyorduk. Dik yamaçta incecik bir patikada ilerlerken karşıdan gelen atlarla karşılaşılınca atların birbirine yol vermelerindeki denge müthişti. Atları severdim, hayran olduğum hayvanlardı, ama bu sefer hayranlığım kat, kat arttı. Güçlerinin yanında saygı duyulacak kadar dengeli ve zariflerdi. Nihayet dereye vardık, dereden geçtikten sonra kampa doğru yürüyerek tırmanışa geçtim. Saat 19.30’da kampa vardım, akşam yemeğine yetişmiştim. Yemekten sonra ertesi günkü(5300 m. ve 6200 m.) çıkış için hazırlık yapmaya başladım. Önceki çıkışımda yükümü taşıyıcıya vermiştim ama bu sefer kendim taşıyacaktım.
11. Gün (06.08.2008 – Çarşamba, ikinci kampa(5300 m.) ikinci gidiş)
Saat 06.00, kalktık, hazırlıklarımızı tamamladık, kahvaltıdan sonra saat 08.00’de tırmanışa geçtik, çantam ağırdı ve ağır, ağır ilerliyordum, yükseldikçe çantamın ağırlığı daha da artıyordu, kızartma tavasına varmadan önceki diklik bir hayli yordu. Bu ara Ferit Bey ile Bayram Ali ile karşılaştık, yorgun görünüyorlardı, üç gündür ikinci kampta(5300 m) kalmışlar, öyle ki çadırdan pek çıkamamışlar. Daha sonra Zirve Dağcılık ekibinden arkadaşlarla karşılaştık, iyi görünüyorlardı, ama Sönmez, ‘Mutlu hariç hepimiz telef olduk, iyi değiliz ’ dedi, demek ki, aşağı inmenin mutluluğu ile iyi görünüyorlardı. Mutlu, 6100 metreye kadar çıkıp döndüğünü, İsmet, denediğini filan söyledi, Sönmez, midesinin kötü olduğundan şikayet etti filan. Sönmez’e ana kampa(3600 m.) gitmesini önerdim, çünkü ben Puteshestvinnikov geçidine kadar gitmiştim ve kendimi daha dinç hissediyordum. Burada önemli bulduğum bir konudan bahsetmek istiyorum. Genelde organizatör firmaların programlarında ana kampa dönüş ve dinlenme günü de vardır, Alexy’nin programında da vardı, biz zaman kaybı olur düşüncesi ile kaldırmıştık, genelde herkes de öyle yapıyor yani ana kampa dönüş yapmıyor. Ama edindiğim tecrübe ile ana kampa dönüp bir gün dinlenmek kaybedilen zamanın bedelinden daha önemli ve daha büyük fayda sağlıyordu ki bu da SAĞLIK idi. Zirve dağcılık ekibi arkadaşlarla ayaküstü kısa sohbetten sonra biz yukarı onlar aşağıya doğru hareket ettik. Kızartma tavasında yürüyüşte tempom iyice düştü. Kampa yaklaştığımızda son rampada gücümün son damlasını harcıyordum, tükenmiştim, pes etmek üzereydim, kendimi yorgunluğun pençesinden kurtarmam gerekiyordu. Dağcılık bana, beyin gücünün, beden ve ruh üzerindeki etkisini iyi öğretmişti. İlk atağımı yaptım, bu zirveyi uğruna yapacağım üç yaşındaki yeğenimi düşünmeye başladım, attığım her adımda ondan güç alıyordum, bu hayal ya da serap iyi geldi. Kampa yaklaştığımızda kampın yakınlarındaki buzul çatlakların yer değiştirdiğini, büyüdüğünü ve yenilerin açıldığını fark ettik. Üç günlük kötü hava koşulları bu değişikliğe meydana getirmişti. Bu dağın oynak bir zemine sahip olmasından, bulunduğumuz bölgenin bir gecede kırk kişiye nasıl mezar olduğuna inanmak çok da zor değildi.
10,5 saat süren tırmanıştan sonra nihayet kampa vardım ve hazır çadıra attım kendimi, Alexy ben gelince her zamanki gibi arkadaşlarının yanına gitti. Mitat, yine her zaman ki gibi seslenerek, sıcak su istiyorsam, soğuk su getirmemi söyledi. Kampı ortasından billur gibi akan sudan termosumu doldurup götürdüm, sıcak suyu aldım, hazır çorbamı yaptım ve akşam yemeğimi çorba ile geçiştirdim. Geçiştirdim diyorum, çorbayı içince zaten doyuyordum ama zayıf bir beslenme oluyordu doğrusu. Yeterince yorgun olduğum için dinlenmeye çekildim, uyku tulumu öyle sıcaktı ki bir türlü uyku tutmadı. Alexy çadıra geldiğinde, saat 22.00 idi ve henüz uyuyamamıştım. İkimiz de ‘a little’ İngilizcemizle biraz sohbet ettik. Alexy, bana ‘Sadat’ dedi, Sadat diyordu çünkü adımı tam telaffuz edemiyordu. ‘Neden burada olduğunu kendine hiç sordun mu?’ dedi. Çok güldüm, evet bu soruyu kendi kendim çok sormuştum. Hatta günde üç beş 5 kere, özellikle çok yorulduğum ve zorlandığım zamanlar bu soruyu kendime soruyordum. Ama cevabını bilmediğimi söyledim. Alexy de ‘Merak etme, burada bulunan herkes bu soruyu kendi kendine soruyor ama kimse cevabını bilmiyor’ dedi.
Şu dağcı milletinin nabzını çok iyi tutmuştu, çok doğruydu. Buraya gelen tüm dağcıların gözünde, bir pırıltı vardı, bir bekleyiş vardı, bir heyecan vardı, neydi beklediği? Neydi kendisini heyecanlandıran? Ve neydi gözlere yansıyan bu mutluluk? İşte herkes bütün bu duyguları ve soru işaretlerini biliyordu, ama kimse hangi somut bir nedenle burada olduğunu bilmiyordu. Amaç zirve idi, peki zirveye varınca ne oluyordu? Başımız göğe mi eriyordu? Nedeni, en fazla on dakika kaldığımız bu zirve miydi? Bilinmiyor, ama bilinen bir şey vardı ki her zirve bir sonraki zirveyi doğuruyordu, bir sonraki zirvenin aşılanması ister fark edilsin ister fark edilmesin, o anda yapılıyordu. Düşünün bir kere, zirveye varmak için günlerce uğraş veriyorsunuz, yoruluyorsunuz, uykusuz kalıyorsunuz, üşüyorsunuz, ama daima başınız dik, gözünüz yukarıda zirveye bakıyorsunuz. Zirveye vardıktan sonra, onun heyecanı ile inişte yaşanan hiçbir olumsuzluktan etkilenmiyorsunuz, zaferin tadını yaşıyorsunuz.
Diğer taraftan dağcılığın geçmişine bakıldığında; eski zamanlarda ilahi güçlerin canavarların, cinlerin perilerin dağlarda cirit attığına inanılırdı. Hayal gücünün mesai harcadığı konular çoğu zaman bilinmeyen, görünmeyen ve korku duyulan yerlere şeylere ilişkin olmasından dolayı, bunlara rağmen yine de dağlara çıkılırdı. Amaç bazen ilham almak, bazen günah çıkarmak, bazen fethetmek, bazen de savunmak olurdu. Günümüzde ise, doğa sporlarının başında gelen dağcılık, zor ve tehlikeli bir spor olmasının yanında, kişiler üzerindeki etki önemlidir. Bana göre, dağcılığa yönelmiş kişilerde, bir tutku ve yaşam tarzı haline dönüşmesinin nedenleri; bir çeşit arınmadır, fiziksel ve psikolojik stresin tüm etkilerini temizler, kişinin kendisini yenilenmiş ve arınmış hissetmesini sağlar. Kendi hakkında en iyi gerçekleri keşfeder, fiziksel gücünü ve sınırlarını zorlamayı öğrenir. Beyin gücünün beden üzerindeki etkisini öğrenir, başarıyı ve kaybetmeyi kabullenmeyi öğrenir, keşfetme duygusuyla tanışır. Ve en önemlisi de insanın kendi doğallığına dönmesi, özgürlüğünü hissetmesidir dağcılık tutkusu... Dağcılıkta her zirve bir diğer zirveyi doğurur, bu da kişinin ufkunu açar, geniş tutar ve yaşamına yansır... İşte böyle, varın siz keşfedin niye dağlara çıkıldığını.
Vakit bir hayli ilerlemiş, sohbet uzayıp gitmişti. Alexy, samimi ve insancıl yönü ağır olan biriydi, kulağında bir kulaklık sürekli müzik dinleyen, duygusal biriydi, müzik dinlerken, hep eve gideceği günü hayal ediyormuş, mutlu oluyormuş ve böylece zorlukların üstesinden gelmek daha kolay oluyormuş. Denemek lazım…
12. Gün (07.08.2008 – Perşembe, üçüncü kampa(6200 m.) gidiş)
Saat 09.30, uyandık, biraz tembellik ettik, Alexy yavaş ve ağırdan alıyordu, ama arkadaşlar erken kalkıp erkenden hazır oluyorlardı. Ben de Alexy gibi ehli keyif oluyordum, yani rahat, stressiz, işin tadını çıkarmaya çalışıyordum. Neyse kahvaltı için yine soğuk su verip sıcak su aldım, hazır domates çorbamı içtim hazırlanmaya başladığımda arkadaşlar çoktan üçüncü kampa(6200 m) doğru yola çıkmışlardı bile. Ben de hazırlıklarımı tamamladım tırmanışa geçtim. İkinci kampın hemen dibinden başlayan dik bir yamaçla başlayan rota daha yolun başında bıktırıcıydı. Yavaş, yavaş ilerliyordum, mola veren Alexy, düzlükte uzun mola vereceğimizi müjdeler gibi sevinçle seslendi ve yola devam etti. Alexy tavşan gibi hızlı, hızlı çıkıp mola verirken, kulağındaki müziğe eşlik ederek sigarasını içerek dinleniyor ve bekliyordu. Üçüncü kampın(6200 m.) rotasında, ilk dik tırmanıştan sonra uzunca rahat bir düzlükle devam ediyor ve tekrar yine dik ve uzun bir tırmanışla sona eriyordu.
Düzlükte uzunca bir mola verdik ve bir şeyler atıştırdıktan sonra tekrar devam ettik. Son diklikte ki tırmanış izleri genişçe ve zig zaglarla ilerliyordu, tırmanmakta olan birçok dağcı vardı, kalabalıktı yani. Güneş çok yakıcıydı, bir ara beynim sıcaktan eriyecek sandım, öyle ki şapkamın içine kar koydum. Ancak, bir saat kadar sonra bir bulut geliyordu ki hızla gelip ortalığı soğuk rüzgara boğdu, başımda balaklava, şapka ve ceketimin başlığı esen rüzgardan zor korunuyordum, üstüne üstlük bir de tipi başladı, tırmanış bir hayli zorlaştı. Yavaş yavaş tırmanıyordum, zor ama eziyetsiz bir tırmanış olmasına özen gösteriyordum, tempomu ona göre ayarlamıştım. Mitat, sık sık mola vermeyi sevdiği için benim yavaş tırmanmamdan memnun bana eşlik ediyordu. Hava soğuktu, tipi yağıyordu, dik bir tırmanıştaydım ama huzurlu ve mutluydum. Kampa yaklaştığımızda Mitat, fotoğraf çekmek için geride kaldı, kampa vardığımda saat 16.30’u gösteriyordu.
Alexy ayakkabılarını çıkarmadan, yarı beline kadar çadıra girmiş, yatıyordu, zaten sabah katlığında boynu tutulmuştu pekiyi değildi, daha da kötü olmuştu. Muzaffer çadırını açmış kurmaya çalışıyordu, ona yardım ettim ve Alexy’nin yanına dönüp çadıra yerleşmeye çalıştım. Mitat geldi, ocağı yaktı, her zamanki gibi sıcak su için soğuk su istedi, biraz vardı ama yetersizdi ve bu kamp yerinde akan su da yoktu zaten. Eritmek için temiz kar gerekti, biraz kar getirdim, Mitat eritti, termosuma doldurduk, onlara da sıcak su lazım olduğu için tekrar temiz kar getirdim. Sıcak suyumu alıp çadıra döndüm, Alexy öylece yatıyordu, iyi görünmüyordu, sıcak çorba yaptım verdim içti, Mitat soğuk algınlığı için ilaç verdi, içirdim, Alexy’nin tutulan boynuna iyi gelir diye Mitat, pet şişede sıcak su verdi Alexy boynuna bağladı ve öylece yattı. Geceyi genelde iyi geçirdik ama daha önce yaşamadığım bir durumla karşılaştım, ara, ara nefesim kesilmiş gibi uyanıyordum, derin, derin nefes alıyordum. Bunun nedeni yüksek irtifa etkilerinden biriydi herhalde, gece beni birkaç kez uyandırdı, sanırım oksijen azlığı, uyku halinde iken yeterli solunum yapmayı engelliyordu.
13. Gün (08.08.2008 – Cuma, birinci kampa(4400 m.) dönüş)
06.00 Bir rehber tarafından aceleyle uyandırıldık, Alexy ile Rusça telaşlı, telaşlı konuştu ve gitti, Rusça konuştukları için hiçbir şey anlamadım, Alexy hemen kalktı ve bana büyük bir problem olduğunu söyledi, boynunu hala doğru dürüst çeviremiyordu, herhalde çok hasta diye düşündüm ama düşündüğüm gibi değilmiş. Bir dağcı hastalanmış kendisinden yardım istemişler, onlara yardım etmek zorunda olduğunu söyledi. Ben de ‘tamam, biz de hemen toparlanırız kahvaltı etmeden aşağı ineriz, ikinci kampta(5300) kahvaltı yaparız’ dedim. Arkadaşlara seslendim durumu bildirdim, onlar da hemen kalktılar ve toparlandık, bu ara hasta dağcıyı da matın üzerine iyice bağladılar, üşümesin diye sardılar ve iniş için hazırladılar. Dağcı kendinde değildi, muhtemelen akciğer ödemi geçiriyordu. Saat 07.30 inişe geçtik, ikinci kampa(5300 m.) doğru inişe geçtik. Saat 10.30, ikinci kampa(5300 m.) vardık. Mitat, sıcak su hazırladı ve hazır çorbalarımızı içtik, hastalanan dağcıyı indiren ekip indiğinde ihtiyaçları olacak diye sıcak su ve çay hazırladık. Saat 11.30, hastalanan dağcıyı kampa getirdiler, dağcı kendindeydi ama yürüyecek kadar değildi. Alexy, bizimle birinci kampa(4400 m.) gelemeyeceğini hasta dağcının buradan aşağı indirilmesinde kendisine ihtiyaçları olduğunu ve bunu arkadaşlara anlatmamı istedi. Hasta dağcının ikinci kamptan(5300 m.) birinci kampa(4400 m.) indirilmesi daha da zordu, buzul çatlaklarından geçişler tehlikeliydi ve kalabalık bir yardım ekibine ihtiyaç vardı. Muzaffer itiraz etti, olmaz dedi ‘biz para vermişiz, ya birimize bir şey olursa, tehlikeyi göze alamayız, bunu Alexy’ e anlat ’ dedi. Ben de kendi adıma ‘itiraz etmiyorum, ortada yardıma muhtaç hasta bir dağcı var, böyle bir durumda elbette ki yardım edilmeli’ dedim. Mitat da aynı fikirdeydi ‘aynı şey bizim de başımıza gelebilirdi, bizim de yardıma ihtiyacımız olabilirdi, yardım etmeliyiz’ dedi. Yine de Muzaffer itiraz etti, ama sonuçta Alexy yardım edecekti ve etti de. Alexy, yardım ekibiyle hazırlık yapmak üzere bizden ayrıldı, biz de toparlandık saat 12.00 inişe geçtik.
Mitat önde arkasında ben, en arkadan da Muzaffer ilerliyorduk. Daha kızartma tavasının başındaydık ki, Mitat, çok tedirgindi, öyle çok uyarıda bulunuyordu ki ‘dikkat et, hızlı geç, yavaş geç v.s.’ sürekli ne dediğini anlamaya çalışmaktan, bir de ne dediğini tam duyamıyordum ve ‘ne dedin’ demekten strese girdim, çünkü bir de onun ne dediğini Muzaffere de iletmem gerekiyordu filan. Çok gerildim, bana fazla müdahale gibi geldi, Muzaffere, ‘Mitat’ın arkasına sen geç ben arkada olmak istiyorum’ dedim. Muzaffer, ‘hayır yürü’ dedi, Muzafferin bu tavrına inanamadım, teklifimi değerlendirmeye bile gerek duymadan direkt ‘yürü’ demişti, bu tavır beni rahatsız etti, dolayısı ile ben de ‘bu şartlarda yürümüyorum’ dedim, Muzaffer kararlı olduğumu görünce, ‘o zaman bu faaliyet burada bitmiştir.’ dedi, ben de ‘iyi bitsin’ dedim. Bunun üzerine, Muzaffer yürüdü gitti.
Onlar Mitat ile beraber ilerlediler, ben de biraz dinlendikten sonra stresten kurtulmuş huzurlu bir şekilde kendi tempomla inmeye devam ettim. Onlar mola verdiklerinde, onlara yetiştim ve geçtim, Mitat, buzul çatlaklarında ipsiz geçmemin tehlikeli olacağını belirterek grupla inmemi önerdi, ben kabul etmeyince, ‘bari başkalarından yardım iste’ dedi. Müdahalesini bu kadar abarttı yani. Bilmedikleri bir şey vardı, ben kendime güvenip buralara kadar geldim onlara güvenerek değil, artık onları dikkate almıyordum zaten. Ayrıca, o buzul çatlaklarını elbette ki ben de biliyordum, kaç kere geçtik, tamam tehlikeli idiler ama tecrübeli bir dağcının tek başına geçemeyeceği kadar da değildi. Dolayısı ile tek başına inen çıkan birçok dağcı vardı, gerçi gruplar genelde ip birliği yapıyorlardı ama taşıyıcılar ve tek başına tırmananlarda çoktu. Esasında onlarla stres altında buzul çatlaklarından geçmek daha da tehlikeli idi, ne yazık ki bunun farkında değillerdi, yoluma devam ettim. Öyle rahat, öyle huzurlu ve sakin iniyordum ki çok mutluydum, kendi başıma doğayla meditasyon yapıyordum. Buzul çatlaklarını dikkatli ve sakin geçişle tehlikesiz geçtim.
Bir yandan da bu faaliyetin bundan sonraki kısmı için plan yapmaya çalışıyordum, önce Zirve Dağcılık ekibi ile görüşüp programları müsait ise onlarla faaliyete devam etmeyi düşündüm, dolayısı yolumun üzerinde olan onların kampına uğradım. İsmet ile Mutlu çadırda oturuyorlardı, bu düşüncemi söylemeden önce onların durumunu anlamaya çalıştım, onlar ertesi gün zirve için tırmanışa geçeceklerdi, program bana uymuyordu, çok yorgundum, dinlenmem gerekiyordu, boşuna telaşlanıp üzülmesinler diye bu düşüncemi onlarla paylaşmadım. Biraz sohbet ettik, sonra Arda geldi, Sönmez ile Kaan tavsiyeme uymuş ana kampa gitmişlerdi, daha sonra onlar da geldi, epey yarenlik ettik, çay içtik. Herkesin durumu iyiydi, keyifler yerindeydi, yarın için hazırlık yapacaklardı, hemen misafirliği bitirdim ve bizim kampa doğru yola koyuldum. Saat 17.30, kampa vardım. Mitat sinir küpü olmuş söyleniyordu ’Hiç üç kişi bir çadırda kalır mı hiç, olmaz öyle şey, Saadet şunlara söyle’ dedi. Ben şaşkın sakin olmasını böyle bir şey olamayacağını belirterek mutfak çadırına yöneldim, Nurullah’a selendim ve çadırımı göstermesini istedim. Nurullah ‘bir dakika’ dedi ve çadıra döndü, aşçı ile Rusça bir şeyler konuştu ve bana dönüp ‘biraz bekle’ dedi. 15-20 dakika sonra çadırımı gösterdiler. Kampa kalabalık bir grup gelmişti, kamp bayağı hareketli idi. Çadırıma yerleştim, saat 19.30, akşam yemeği yedikten sonra çadırıma gittim. Günün yorgunluğu ve kampın rahatlığı birleşince uyumak pek zor olmadı.
14. Gün (09.08.2008 – Cumartesi, birinci kampta(4400 m.) dinlenme günü)
Dinlenme günümüz, sabah geç uyandım, daha doğrusu Nurullah tarafından saat 08.30 kahvaltı için uyandırıldım. Hava çok güzeldi, kahvaltıdan sonra biraz güneşlendim, biraz resim çektim, bir yandan da zirve tırmanışında ihtiyacım olanların listesini planlıyordum, öncelikle ocak ve tencere ayarlamam gerekiyordu, burada bulamazsam ana kampa gidecektim, Alexy’e sordum ‘ben de var’ dedi ve ocakla tencereyi verdi. Bu gece rüyamda annemi ve yeğenimi görmüştüm, içim tuhaf bir hisle beraber özlemle dolmuştu, ailem benden, ben ailemden 12 gündür haber alamıyorduk, haberleşme şansım yoktu, canım epey sıkılmıştı. Öğlen yemeğinden sonra biraz temizlik yaparak oyalandım. Daha sonra, seyahatimizin başında tanıştığımız, Venezüellalı Marita, kampa gelmişti, onunla biraz sohbet ettik. Akşam yemeğinden sonra çadırımda biraz günlüklerimle ilgilendim, biraz kitap okudum ve gün bitti.
15. Gün (10.08.2008 – Pazar, birinci kampta(4400 m.) dinlenme ve ana kampa(3600 m.) gidiş)
Dinlenme günümüz, saat 08.30, yine kahvaltı için Nurullah tarafından uyandırıldım, yine rüyamda annemi görmüştüm, artık merakımı yenemiyordum, kahvaltıdan sonra ana kampa inmeyi planladım, ailemle mutlaka kontak kurmam gerekiyordu, kahvaltıdan sonra hazırlandım, Alexy’e haber verdim ve saat 10.00’da ana kampa(3600 m.) doğru yola çıktım. Yarım saat ilerledikten sonra yolda Mutlu’ya rastladım, çok şaşırdım, önceki gün zirve tırmanışına geçeceklerini biliyordum, yani normal şartlarda altında Mutlu yukarıda olmalıydı. Selamlaştık, iyi olmadığını, midesinin çok kötü olduğunu ve daha da kötüye gittiğini söyledi, ‘artık dönüyorum’ dedi. Dinleniyordu, ben fazla oyalanmamalıydım, çünkü ana kampa(3600 m.) gidip geri dönecektim, ertesi gün de zirve çıkışı için yol çıkacaktım. Mutlu’ya ‘geçmiş olsun, ana kampta, ya da ben dönüşe geçtiğimde görüşürüz’ dedim ve oyalanmadan yola devam ettim. O meşhur dereye geldim, atla geçilen bu dere daha sabah olduğu için sular henüz yükselmemişti, coşmamıştı ama yine de deli gibi akıyordu. Bir grup dağcı yardımlaşarak geçiyordu, hemen beni gruba dahil ettiler ve dereyi geçtik.
Tekrar yola koyuldum, zamanla yarışıyordum, çok heyecanlıydım, ailemle görüşebilecektim, Neden canım bu kadar sıkılıyordu? Neden rüyamdan çıkmıyorlardı? Bir şey mi olmuştu? Zaten buraya gelirkenki duygularım da ilginçti, hep burada bir şey olacak, derken yoksa orada mı bir durum vardı? Bu düşünceleri aklımdan kovmaya çalışarak hızla ilerliyordum. Ailemden birinden birinin sesini duymak yetecekti bana. Saat 13.25, ana kampa(3600 m.) varmıştım. Öğlen yemeği zamanı idi, yemek çadırına girdim, ilk beni Ceyn karşıladı, Ceyn ile seyahatimizin başında tanışmıştık, ana kampta çalışıyordu, beni çok sıcak karşıladı, öyle ki yanağımdan öyle içten öptü ki, şaşırdım, heyecanım doruktaydı, ‘Timur nerde? Ailemle haberleşmem lazım, annemi merak ediyorum’ dedim ve boğazımda bir şeyler düğümlendi. Ceyn çadırdan dışarı fırladı Timur’u buldu, Timur geldi o da Ceyn gibi beni çok sıcak karşıladı, o anda bende ipler kopmuştu. Başladım ağlamaya, herkes şaşkın ne olduğunu anlamaya çalışıyordu, ben ise kendimi tutamıyorum, hıçkıra, hıçkıra ağlıyorum, bir yandan da gülmeye çalışıyorum ama gözyaşlarımı tutamıyordum, annemi merak ediyorum, onunla görüşmem lazım diyordum. Timur beni sakinleştirmeye çalışarak ‘tamam, tamam yemek ye hallederiz’ diyor, bense ağlamamı durduramadan annemle konuşmak istediğimi, başka bir şey istemediğimi söyleyip duruyordum. Rus aşçı, gelmiş bana sarılmış anne şefkati gösteriyor, filan, benim şımarıklığım had safhada, kampın sorumlusu Dima geldi teskin etmeye çalıştı filen ama başarılı olamadı, bir tülü teskin edilemiyordum. Neyse, Timur bir cep telefonu getirdi, sakinleştim dışarı çıktım annemi aradım, ‘Anne ben Saadet, nasılsın, herkes iyi mi, ben iyiyim’ dedim, annemin sesi çok iyi geliyordu, ‘iyiyim kızım, herkes iyi bir yaramazlık yok’ dedi, ‘tamam, ellerinden öperim, kapatıyorum’ dedim ve telefonu kapattım. İşte o an sanki yeniden dünyaya gelmiştim. Birkaç dakika önceki duygusallık, bu sefer yerini mutluluk coşkusuna bırakmıştı, bütün kampa annemin iyi olduğunu, çok mutlu olduğumu ilan ettim. Az önce beni teskin etmek için sarılanlara bu sefer ben mutluluktan sarıldım. Timur beni mutfağa götürdü, ‘ne yemek istiyorsun’ dedi, ben de ‘domates istiyorum’ dedim, ‘sana dünya kadar domates getireceğim yemek olarak ne yiyeceksin’ dedi ve beni mutfağa götürdü, yemekleri gösterdi, daha önce yemek seçiyorum diye bana kızan aşçı şefkatle bakıyordu, tavuk haşlama ve patates püresi vardı, ‘tamam bunları yerim’ dedim. Timur bir tabak yemekle kocaman bir tabakta tepeleme dolu dilimlenmiş domates getirdi. Yemeğimi de yedim ve saat 14.20’de birinci kampa(4400 m.) doğru yola çıktım, kamptakiler ilgi ile beni yoldu ettiler. Artık çok mutluydum.
Böyle mutlu, mutlu, ilerliyordum ki Mutlu’ya rastladım, o da henüz gelebilmişti. Tahmin ettiğim gibi dönüşte karşılaştık. Mutlu’ya ‘ben çok mutluyum Mutlu, şu mutluluğumun resmini çeker misin)’ dedim ve fotoğraf makinemi eline tutuşturdum ve mutluluk pozumu verdim, ardından, kısa bir sohbetten sonra Mutlu ile vedalaştık ve yola devam ettim. Puteshestvinnikov geçidine varmadan önceki dik yamaçtan çıkarken patikayı kullanmadım, çünkü patika zigzag yaparak ilerliyordu, zaman kazanmak için dikine tırmandım, öyle ki 15 dakikada geçitteydim, telaşımı izleyen iki dağcı geçide varmadan birkaç dakika öncesinde ‘iyi misin? Yardıma ihtiyacın varmı?’ diye seslendi. ‘Hayır, yok’ dedim ve yanlarına geldiğimde biri nabzımı merak etti ve bileğimden tutup saymak istedi, diğeri ‘hayır, hayır bırak’ diyerek saatini gösterdi ve ‘çok iyi aklimatize olmuş, bu dikliği bu sürede çıktı ve çok iyi görünüyor’ dedi.
İlgilerinden dolayı teşekkür ettim ve ‘acelem var, birinci kampa(4400 m) gitmem lazım’ dedim ve yola devam ettim. Coşkulu dereye geldiğimde ne taşıyıcılar vardı ne de bir dağcı vardı, biraz uğraştıktan sonra dereden geçmeyi başardım ve saat 19.15, birinci kampa(4400 m.) vardım. Artık zirve için çok hazırdım, her yönden aklimatizasyon sağlanmıştı ve de çok mutluydum. Ertesi gün için hazırlıklarımı yaptım, Alexy ile konuştum, sabah geç çıkmak istediğimi söyledim, Alexy ‘sen bilirsin ama erken çıkılırsa daha iyi olur’ dedi, ben de itiraz etmedim peki dedim ve uyumak üzere çadırıma gittim.
16. Gün (11.08.2008 – Pazartesi, ikinci kampa(5300 m.) gidiş ve artık ZİRVE tırmanışı başlangıcı)
Sabah 06.00, uyandım, hazırlıklarımı tamamladım, saat 06.45, kahvaltımızı yaptık, artık son hazırlıklarımızı tamamlayıp yola çıkacağız, Muzaffer, konuşmamız lazım diyerek, ‘kaç gündür, seni izliyorum çok bireysel davranıyorsun, bu durumda bizimle gelemezsin’ dedi. Şaşırdım, aslında, buraya tek başına gelen dağcılar birleşip bir rehber alabiliyorlar, bizimki de benzer bir durumdu, öyle değerlendirebileceğimizi, bunun hiçbir sakıncasının olmadığını belirttim ama ikna edemedim. Yaklaşık bir saat kadar tartıştıktan sonra, Muzaffer, ‘Alexy ile konuş, bize bir rehber çağırsın, ya da biz Alexy ile gideriz sen kendi başının çaresine bakarsın’ dedi. Alexy geldi, ona durumu anlattım, şaşırdı, ‘her şey tamam da, ben varım, siz üç kişisiniz neden başka rehber istiyorsunuz, anlamıyorum’ dedi. Tabii ki talebimiz anlamsızdı, sabahın körü ve birinci kamptayız ve rehber de satılmıyordu. Günlerdir, hazırlanmışız hedefe az kalmış biz anlamsız tartışıyorduk. Nedenini anlamakta zorluk çekiyordum, her şeyin gönüllük içinde oluşmasında ne zarar vardı? Neyi neden zorluyorduk bilemiyordum. Artık problemin bir parçası olmak yerine, çözümün parçası ve grubun gerçek lideri olmanın zamanı gelmişti. Bir an evvel tırmanışa yön vermek gerekiyordu, öyle de yaptım ve liderlik konusunda risk aldığımızı, problem çıkarsa, Mitat’ı sorumlu tutacağımı belirterek Alexy’i çağırdım, ‘tamam gidiyoruz’ dedim ve saat 08.00, nihayet tırmanışa geçtik.
Bu sefer yükümüz daha da ağırdı, artık zirve yapılacağı için kaz tüyü mont, eldiven ve 4 günlük yiyecek v.s vardı. Çok ağır ilerliyorduk, hava iyiydi, saat 19.00 ikinci(5300 m.) kampa varmıştık, hazır olan çadırlarımıza geçtik biraz dinlendik. Mitat sıcak isteyip istemediğimi sordu, artık ocağım vardı, sıcak su istemediğimi belirttim. Alexy ocağı yaktı ben de soğuk su getirdim, suyumuzu kaynattık birer çorba hazırlayıp içtik. Ben bir çorba içince doyuyordum zaten, meyve ve çerez filan atıştırmaktan ve de iştahsızlıktan başka yemeğe ihtiyaç duymuyordum. Heyecanlıydım, artık geri dönüş yoktu, doğru zirveye gidiş vardı. Bu zirve için 3 aydır hazırlanıyordum, ama içimde buruk ve tarif edemediğim bir çekim vardı, sanki gitmem gerekiyordu, geri dönüşü olmayan bir yolculukta gibiydim. Buna rağmen her şey çok güzeldi, doğanın kendisi ve burada bulunan diğer dağcıların pozitif enerjileri insanı olumlu yönde inanılmaz derecede etkiliyordu. İspanyollu, Almanı, Amerikalısı, Rus’u, Kırgızlısı, Norveçlisi, Venezüellalısı, İranlısı, hepsi sanki kader birliği yapmıştı, kiminle göz göze gelseniz mutluluk pırıltısını görüyordunuz, öylesine dostça bir hava vardı ki her türlü zorluğa ve her türlü yorgunluğa rağmen insanlar, mutluydu ve bu mutluluğu etrafına yansıtıyordu. Bu duygularla ve heyecanımla ne kadar uğraştım bilmiyorum, uymuşum.
17. Gün (12.08.2008 – Salı, üçüncü kampa(6200 m.) gidiş ve ZİRVE tırmanışı ikinci günü)
Saat 10.00, Uyandık, Alexy ocağı yaktı, sıcak su hazırladı, ben de kahvaltıyı hazırladım, kahvaltı ettik, hazırlandık ve saat 11.00, üçüncü kampa(6200 m.) doğru yola çıktık. Ben yine her zaman ki gibi yavaş, yavaş kendi tempomla ilerliyordum, yine Mitat bana eşlik ediyordu, yavaş, yavaş tırmanıyorduk. Bu gün Mitat kendisini iyi hissetmiyordu, bazı eşyalarımızı taşıyıcıya vermek istemiştik ama ne yazık ki taşıyıcı yoktu. Bu rotadaki düzlük alana doğru ilerliyorduk ki Bayram Ali’ye rastladık, iniyordu, ayakkabısının ıslandığını, ayaklarının çok üşüdüğünü ve geri döndüğünü belirterek, Ferit Bey’in bu sabaha karşı tırmanışa geçeceğinin bilgisini de verdi ve inişe devam etti. Bu sabah Zirve Dağcılık ekibinin de zirve tırmanışına geçeceklerini biliyorduk.
Nihayet düzlükteydik ve uzun mola verdik, bir şeyler atıştırdık, dinlendik ve son etap için tırmanmaya başladık. Bu gün bu rota biraz tenha idi, ben kendi tempomla tırmanıyordum, hava biraz kötü idi, ara, ara kar yağıyor, tipi yapıyordu. Bir ara kar öyle yoğun yağdı ki üçüncü kampa(6200 m.) varan dik yokuştaki izler kapanmaya başlamıştı, öyle ki yumuşak kar her adımda kaymamıza neden oluyordu, dolayısı ile çok yavaş ilerliyordum. Mitat’a yetiştiğimde Mitat iyi görünmüyordu, dinleniyordu, rahatsızlığı devam ediyordu, rahatsızlı ise baş dönmesi ve halsizlikti, o nedenle sık, sık dinlenme ihtiyacı duyuyordu. Hava iyice soğumuştu, kar az yağıyordu ama tipi halindeydi ve görüş mesafesini gittikçe azaltıyordu. Ben önden iz açarak ilerliyordum, Mitat da beni takip ediyordu, ne zaman ‘Nasılsın’ desem ‘kötüyüm’ diyordu, sık, sık mola veriyorduk ve yavaş, yavaş tırmanıyorduk. Tepede bize bakan birini fark ettik, sallamasından hep kulaklıkla gezen Alexy olduğunu anladık.
Tepeye iyice yaklaşınca Alex’e seslendim gel diye, gelip Mitat’ın çantasını alsa iyi olacaktı. Alexy beni anladı ama ayağını göstererek, kramponunun olmadığını belirtti ve az kaldı ha gayret diye bizi yüreklendiriyordu. Bir yandan da tezahürat yapıyordu, müzik eşliğinde ritimle başını sallıyordu. Nihayet tepeye vardım, Alexy çantamı istedi, ‘Mitat’ın çantasını al o iyi değil’ dedim, Alexy ‘tamam, Mitat çantasını buraya bıraksın ben geri döner alırım’ dedi ve çantamı aldı, çadıra geldik. Muzaffer sesimi duyunca kendi çadırından seslendi geldiniz mi diye, ‘evet geldik ama Mitat çok kötü çıkıp yardım edersen iyi olur’ dedim. Muzaffer ‘çıkamam, çadıra yeni girdim’ dedi, o ara Mitat da zaten görünmüştü, görünmüştü diyorum çünkü kampa varmıştık ama görüş mesafesi epey düşmüştü. Saat 20.05 civarı üçüncü kampa(6200 m.) varmıştık. Biraz dinlendikten sonra Alexy ocağı yaktı, ben de su vardı ısıttık ve birer çorba içtik. Alexy’e akşam yemeği için makarna yapmayı önerdim, ‘iyi olur, ama arkadaşlarımı biraz ziyaret edep geleyim ondan sonra yapalım’ dedi ve gitti. Yaklaşık bir saat sonra elinde bir tencere ile geldi, yemek getirmişti, sulu etli sebzeli bir yemekti, ‘yer misin?’ dedi, yemez miyim, acıkmıştım, ben tabağıma aldım o tencereden yedi, doyduk, artık, makarna yapmaya gerek kalmamıştı. Hava çok soğuktu, yemekten sonra uyku tulumlarımıza girdik yattık, ama ben Zirve Dağcılık ekibi arkadaşları merak ediyordum, çoktan kampa dönmeleri gerekiyordu, kamp oldukça sessizdi, hava çok ama çok soğuktu. Uyur uyanıklık arasındaydım ki birisinin ‘Sönmez’ diye seslendiğini duydum, bu İsmet’in sesiydi, ‘İsmet’ dedim, bizim çadırın yanındaymış, hemen çadırın kapısını açtım ki İsmet karşımda ve saat gece 24.00, zirveden dönmüştü ve çok üşümüştü, ben onu, o beni görmekten memnun olduk, telaşla çadıra davet ettim. ‘biraz ısınayım’ dedi ve yarı bele kadar çadıra girip oturdu, ben de ısıtmak için sırtından sarıldım, öylece biraz bekledik, sonra ayakkabılarını da çıkarmasını istedim çünkü ayaklarını da acilen ısıtması gerekiyordu. Kaz tüyü mont ve yün çorap verdim onları giydi ve uyku tulumuna girip uzandı, ısınmaya başlamıştı ama yine de titriyordu, birazdan ısınacaktı nasılsa, içim rahattı. Onların yukarıda olduğunu bilmek, döndüklerinin haberini alamamak beni yeterince strese sokmuştu zaten, ama şimdi içim ferahlamıştı. Sadece İsmet’i görmüştük ama herkesin iyi olduğunun haberini de almıştık. Sıcak bir çorba yaptık içti ama yaklaşık 15-20 dakika sonra çıkardı. Alexy ocağı yaktı, kendi çantasından kurutulmuş meyve çıkardı ve kaynatmaya koyuldu. İsmet, ‘uyku tulumum ve matım ayrı çadırlarda, sanırım matım İsmaillerin çadırında, arkadaşlardan onları alırsak iyi olacak’ dedi. İsmail Eskişehir’den gelen arkadaştı, demek ki onlarla beraber zirve çıkışı yapmışlardı. Çadırlarını bulmak zordu, zaten İsmet kendi çadırını bile bulamamıştı, tek çare seslenmekti, çadırın içinden ‘İsmail, Sönmez, Kaan’ diye sıra ile seslenmeye başladım, çünkü hava çok soğuktu ve dışarı çıkmak zuldü, epey seslendim ama duyan yoktu, Alexy, bir yandan meyve aromasını karıştırıyor, bir yandan da ‘benim uyku tulumunu alın ben montuma ve polarıma sarılır yatarım’ diyordu, bu çocuğun bu insancıl yanını çok seviyordum, teklifini kabul etmedik tabii ki, çünkü zaten uyku tulumu da mat da az ötedeydi, tek yapmamız gereken sesimizi duyurmaktı. Sonunda çadırdan dışarı çıktım da seslendim, bir çadırdan Kaan cevap verdi. İsmet’in uyku tulumunu istedim, ‘İsmet abla orda mı? Biz de onu merak ediyorduk’ dedi ve uyku tulumunu bana attı, attı diyorum çünkü kampta çadırlar arasında ilerlemek bir hayli zordu, matını sordum, ‘burada yok, orda’ diyerek başka çadırı gösterdi, hangi çadırı gösterdiğini anlayamadım bile, çünkü tüm çadırlar aynı görünüyordu, kar hepsini epey kaplamıştı. O ara Kaan’ın bulunduğu çadırın yanına biri geldi, gelen İsmail idi, zirveden yeni dönmüştü, saat’e baktım saat 00.05’i gösteriyordu. O kadar İsmail diye seslenmiştim ki, boşuna seslenmişim, meğer İsmail kampta yokmuş ki zaten, yeni gelmişti. ‘İyi misin?’ dedim, ‘Evet iyiyim’ dedi, ‘tebrik ederim, İsmet de bir saat önce geldi, çok üşümüş bizim çadırda, Onun uyku tulumu ile matını almaya geldim’ dedim. Kaan ile aramızdaki diyaloga da şahit olmuştu ‘çık, dışarı, matı bul getir, kıza ver’ dedi, Kaan, ‘tamam ağabey’ dedi ve çadırdan fırladı, diğer çadırdan matı alıp getirdi, İsmail’in müdahalesi iyi olmuştu, gidip İsmail’i öpesim geldi, teşekkür edip matı ve uyku tulumunu alıp çadıra döndüm.
Hemen çadırda yeni düzeni aldık, Alexy de meyve aromasını hazırlamıştı, bu kaynatılmış meyvelerin hem suyunun hem de kendisini yemenin çok faydalı olacağını söyledi, ama İsmet yine kusabilir endişesi ile yemedi, sadece suyunu içti, biz Alexy ile hem suyunu içtik hem de meyvenin kendisini yedik. Doğrusu çok güzel bir meyve aromasıydı, bundan sonra dağlara kurutulmuş meyve de götüreceğim. İsmet iyice ısınmıştı, yorgunluk ve ısınmanın verdiği rehavetle gözleri kapalı yatıyordu ama uyumuyordu, ara, ara ‘çok teşekkür ederim, sizi de rahatsız ettim’ filan deyip duruyordu. Saat kaçtı uyumak üzere yattığımızda bilmiyorum ama gece uyandığımda, sıcaktan bayılmak üzereydim, üzerimi incelttim yattım, ama her zamanki gibi uyku tulumunun içi çok sıcak, çadırın içi çok soğuk, dışarısı buz gibiydi. İçim huzurluydu, arkadaşlar zirveden sağ salim dönmüşlerdi ya, darısı bizim başımızaydı artık.
18. Gün (13.08.2008 – Çarşamba, dördüncü kampa(6400 m.) gidiş ve ZİRVE tırmanışı üçüncü günü )
Saat 08.30, uyandık, biraz şekerleme yaptık, İsmet toparladı ve çadırına gitti, biz de sıcak su ile hazır çorbalarımızı içtik, sıcak suyumuzu hazırlayıp termoslarımıza koyduk ve toparlanmaya başladık. Kampta pek kimse kalmamıştı, zaten kampın yarısından biz Türkler oluşturuyorduk. Zirve dağcılık ekibi arkadaşları ve Eskişehir’den gelen İsmail ile Erhan’ı zirve için tebrik ettik. Yüzler gülüyordu, hava deseniz bir o kadar güzeldi, zirve yapan arkadaşlar, zirve yapmanın keyfini yaşıyordu, artık dönüş için hazırlıklarını yapıyorlardı, arkadaşların mutluluğu, keyfi bize de yansıyordu, biz de zirveye yaklaşmanın heyecanı ile hazırlıklarımızı tamamlamaya çalışıyorduk. Zirve yapıp dönen arkadaşlar, fazla yiyeceklerini dağıtmaya çalışıyorlardı, Elbette ki yüklerini hafifleteceklerdi, çünkü artık ihtiyaçları da kalmamıştı. Bizim de hareket etme zamanımız gelmişti, arkadaşlarla vedalaştık, onları tatlı hazırlıkları ile baş başa bıraktık ve dördüncü kampa(6400 m.) doğru hareket ettik. Dördüncü kamp(6400 m.), çok yakın görünüyordu, önce biraz iniş sonra da uzunca bir diklikle varılan tepedeydi. Hava güzeldi, acelemiz de yoktu, herkes kendi temposunda ilerliyordu.
Üçüncü kamtan(6200 m.) inişteki, yamaç daha bitmeden kurulmuş bir kaç çadırın arasından geçtik, bu çadırlar, yolculuğun ilk başında OSH’da karşılaştığımız ve Kamazla birlikte seyahat ettiğimiz İspanyol dağcılarındı, sanırım, bu günü dinlenerek geçireceklerdi, çünkü çay kahve keyfi yapıyorlardı. Karşılıklı selamlaştık, yine karşılıklı iyi dileklerde bulunduk, ‘zirvede görüşmek üzere hoşça kalın’ dedim yola devam ettim. İniş bitmiş tırmanış başlamıştı, yukarı tırmanışta, yer, yer kayalıklardan geçtik, bu kayalık bölge bir hayli zorladı, çünkü kramponla ilerlemek insanın dengesini bozuyordu, kramponu çıkaracak kadar uzun sürmüyordu, arkadaşlar epeyce ilerlemiş uzaklaşmışlardı. Ben yavaş, yavaş tırmanıyor, kısa ve sık molalarla ilerliyordum. Tırmanış yoruyordu ama hava güzeldi ve stres yoktu, problemsiz ilerliyordum. Artık arkadaşları göremiyordum, onlar, kampa varmıştı, ben ise doğa ile baş başa, mutlu, mutlu ilerliyordum. Nihayet tepeye vardım ama kamp görünmüyordu, kısa bir hayal kırıklığı geçirdim ki Alexy göründü, kulaklığında ki müziğe eşlik ederek başını sağa sola sallayarak, sevinçle ‘az kaldı gel’ diye seslendi. Saat 18.00, kampa vardım, Alexy çadırı kurmuştu, çadıra geçip biraz dinlendikten sonra çadıra yerleştim.
Alexy’e akşam yemeği için makarna yapmayı önerdim, Alexy ‘tamam’ dedi ve ocağı yaktı, kar eritti, ben de yiyecekleri çıkardım, nefis bir makarna yaptık ve akşam yemeğimizi yedik. Heyecan doruktaydı, ertesi gün zirve günüydü ve bu günkü tempomu beğenmedim, yarınki tempom, yükseldikçe daha da düşecekti, canım sıkıldı, ama daha da önemli olan bir şey vardı ki, grup ilerlese de, ben kendi tempomla stressiz problemsiz yavaş, yavaş tırmanıyordum ve hedefe varıyordum. Artık, zirveye saatler kalmıştı, 7134 metreye 734 metre kalmıştı, sabah erken kalkmak üzere yattık, uzun süre uyku tutmadı, zaman kazanmak için sabah erken kalkıp önceden yola çıkmayı planlıyordum, bu düşüncelerle uyudum.
19. Gün (14.08.2008 – Perşembe) ZİRVE GÜNÜ
Saat 05.00 uyandık, hazırlandık, termosumdaki ılık su ile çay yaptım, ekmeğe biraz eritilmiş biberli kaşar peynir sürdüm, birkaç zeytinle aceleyle yedim, zaten bu saatte yemek içmek için iştah filanda yoktu. Alexy’ye ‘hazırım zaman kazanmak için önceden yola çıkmak istiyorum’ dedim, kabul etti. Saat 07.00, çadırdan çıktım, ve tırmanışa geçtim. Henüz hiçbir dağcı yola çıkmamıştı, hiçbir ayak izi yoktu, önceki günün ayak izleri belli belirsizdi, bata çıka ilerliyordum, hava güzel görünüyordu. Yarım saat kadar ilerledikten sonra arkama baktığımda bir grup dağcının geldiğini gördüm, benim açtığım ayak izinden yürüyorlardı, biraz yavaşladım, gelip beni geçmeleri pekiyi olacaktı, iz açmaktan yorulmuştum, yol alamıyordum. Derken bu grup gelip beni geçti, kalabalıklardı, öyle bir iz açtılar ki o düz ve yumuşak kardan sanki traktör geçmiş gibi oldu, bu izlerden keyifle ilerliyordum, bu keyif fazla sürmedi, çünkü dik ve yer, yer kayalık bir bölgeye başlamıştı.
Bu ara Alexy bana yetişti ve önüme geçti, yavaş, yavaş ilerliyorduk. Beni geçen önümüzde ilerleyen dağcılar epey uzaklaşmışlardı, hızlı çıkıyorlardı, onların hızı sinir bozucuydu, kendime güvenimi yitiriyordum, yoksa çıkamayacak mıydım? Zirve yapamayacak mıydım? Artık yola konsantre olamıyordum, adımlarımı nasıl attığımın da farkında değildim, epey bilinçsizce tırmandım. Bir ara kafamı kaldırdığımda PEAK Lenin’in fotoğraflarında görünen, o en tepe noktasına yaklaştığımızı fark ettim. Fotoğraflarda görünen diyorum çünkü dağın bir yüzeyinden görünen en uç nokta o dağın en tepe noktası yani zirve olmuyor maalesef. Önümüzdeki dağcılar grup halinde hızlı, hızlı ilerlerken bir noktada birbirlerinden epeyce kopmuşlardı, zigzag yaparak ve çok yavaş ilerliyorlardı. Güneş, en tepe noktasının yamacına vurduğunda buzdan bir satıh olduğunu fark ettim, demek ki önümüzdeki dağcı grubu bu nedenle birbirinden kopuktu ve ağır ilerliyorlardı, derken biz de bu yamaca vardık.
Bu satıh buzdu, ayak izi oluşmuyordu, üzerinde hafif yer, yer hafif kar vardı. Belli ki güneş, karı eritiyor ama rüzgar soğutup buza dönüştürüyordu, erimeyeni de uçuruyordu, böylece bu yüzey, buz ve üzeri hafif sert kar kaplı kalıyordu. Kramponlarımızı batırmak için her adımda ayakucumuzu vura, vura tutunup zigzag yaparak tırmanmaya çalışıyorduk, burası zor ve tehlikeliydi. bu satıhı çok eğlenceli bulmuştum. beni kendime getirdi. Daha öğle vaktiydi, rehberimiz Alexy, ‘en geç saat 16.00’da zirveye varmalıyız’ demişti. Demek ki bu tepe noktasından sonra daha 3-4 saat vardı. Nihayet o tepe noktasına vardık ve gördüğümüz manzara muhteşemdi, bir o kadar da cesaret kırıcıydı, önümüzde daha uzunca bir tırmanış rotası görünüyordu, uçsuz bucaksız gibiydi ve bir uçtan bir uca bir sürü çok dağcı dizilmiş yavaş, yavaş ilerliyorlardı. Kah hafif düzlük, kah dik tepeler halinde ilerliyorduk, Alexy ile aramız epey açılmıştı. Zirveye ne kadar kaldığını merak ediyordum, ama Alexy uzakta olduğu için soramıyordum, bu duruma sinirlendim, Alexy’e seslendim, ‘bekle’ dedim. Alexy endişeliydi, ‘saat 16.00’da mutlaka zirvede olmalıyız, yoksa risk alırız, biraz daha acele etmenizi istiyorum’ dedi, tekrar yola koyulduk.
Alexy hızlı tırmanıyordu, ona yetişmeye çalışıyorum, kendi tempomla değil sanki sürükleniyordum, bu durum beni öyle bir strese sürükledi ki bir an bedenim isyan bayrağını çekti, birden sırtım yıkıldı, vücudum yukarıdan aşağı ikiye bölündü sandım. Batonları attım ve olduğum yere oturdum, sinirimden titriyordum, arkadaşlar şaşırdı, ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı, bense hiç konuşmuyordum, bir bardak sıcak su verdiler içtim, arkadaşlar telaşlanmışlardı, yüksek irtifa hastalığı olduğunu düşünüyorlardı. Alexy telsizle yardım almak için konuşmaya başladı. Yaklaşık 5-10 dakika sonra sakinleştim ve ayağa kalktım, ‘ben devam ediyorum ama siz gidin, ben yavaş, yavaş tırmanacağım, çıkamazsam geri döner ya da oturur dönüşünüzü beklerim, beni bırakın’ dedim ve beni bırakmaları için ısrar ettim. Alexy sinirlendi, ‘Sadat ben rehberim ve benim sözümü dinlemelisin’ dedi. Herkesi iyice korkutmuştum ama durum bu denli korkulacak kadar da değildi, ben kendimi iyi biliyordum, problem stres ve telaştı. Mitat, diazomid verdi, içmek istemedim, çünkü iyiydim, Mitat, ‘Alexy yardım almak için telsizle konuşma yaptığında doktorun önermiş’ dedi, o hapı içtim ve Alexy’i dinledim arkasına geçtim, yürümeye başladım. Bu sefer kararlıydım, kendi tempomla tırmanacaktım, stres ve hızlı tempoyla çıkınca neler olabileceğini gördüm. Artık kendime, içe dönmüştüm, yol zirve ve ben vardım, Alexy ilerlemiş miydi? Kim nerdeydi? Görüş alanımdan çıkarmıştım, yavaş, yavaş kendi tempomla ilerliyordum. Ders 3, yüksek irtifanın etkisinin yoğun olduğu bölgede, kendi kendinle ve kendi temponla yürüyeceksin, yoksa hep bir sıfır yenik mücadele edersin. Az önceki durum kendi tempomla değil hep öndekine yetişmeye çalıştığım için yaşadığım bir sinir harbiydi, irtifa etkisi değildi, irtifa etkisi olsaydı devam etmezdim, edemezdim de ama artık rahatlamıştım, tam yol ileri…
Kaç tane kar tepeciğini geçtik hatırlamıyorum ama bir türlü zirve görünmüyordu. Bir ara önümde uzun boylu bir dağcı kızı fark ettim, o da benim gibi çok yavaş, yavaş ilerliyordu, kendi kendime onunla yoldaş oldum, bazen o dinlenirken ben geçiyordum, bazen de ben dinlenirken o beni geçiyordu. Bir ara önümüze çıkan tepecikten sonra onu göremez oldum, derken onu geri dönmüş gelirken gördüm, şaşırdım, zirve yapmış dönüyor sandım, yanımdan geçerken selamlaştık, ‘zirve yaptınız mı?’ dedim, ‘hayır, artık dayanacak gücüm kalmadı, dönmeliyim, riski göze alamam’ dedi, bana başarılar diledi ve inişe devam etti. Yıkıldığım andı, gizli yol arkadaşım dönüyordu, ya ben zirveye ulaşabilecek miydim? Ümitsizce tırmanışa devam ettim, İsmail’in söylediği aklıma geldi, ‘ya kardeşim böyle bir dağ görmedim, ne bıktırıcıydı, git, git bitmiyor’ demişti. Yarım saat kadar yürümüştüm ki Alexy’nin elini salladığını gördüm, eli ile işaret edip ‘SUMMİT’ diye bağırıyordu. İnanamadım, biraz gevşedim, nasılsa artık zirve yapacaktım, işte ordaydı.
Zirveye doğru ilerledikçe, sanki zirve geri gidiyordu, ama artık çaresi yoktu, göz hapsine almıştım, günlerdir hatta aylardır buraya kilitlenmiştim, işte dünyanın herhangi bir noktası 7134 metredeki noktası, ne vardı orada? Neydi beni çeken? Neydi beni dönüşü olmayan yolculuğa çıkar gibi hazırlık yapmaya iten?.
Saat 15.55 zirvedeyim, ee ne olacaktı şimdi, Alexy sevinçle geldi sarıldı tebrik etti. O an ‘Hazır mısın Everest?’ kitabındaki zirve anı resmi gözümün önüne geldi, altında, ‘Ne madalyası, ne şöhreti ne yüksekliği. İşte bizim için zirvenin resmi’ diye yazıyordu. Bulunduğum noktaya sanki mıh gibi çakılmıştım, fotoğraf makinemi Alexy’ye verdim, ne yakalarsa çeksin diye. Hava bulutluydu, ama bizim havamız güneşliydi.
Derken, OSH’ta karşılaştığımız ve aynı kamazda birlikte ana kampa geldiğimiz, 6100’de çadırlarının yanından geçerken ‘zirvede görüşürüz’ dediğim İspanyol dağcılar geldi, onlarla birbirimizi tebrik ettik ve zirve sahnesini onlara bırakıp inişe geçtik. Çok hızlı iniyorduk, ben mola vermeden iniyordum, istediğim tek şey vardı, çadıra varmak ve yatmaktı. Zirve dönüşünde dördüncü kampta(6400 m.) kalmadan üçüncü kampa(6200 m.) inip burada kalmayı planlamıştık, ama çadıra varınca bir adım daha atmayacaktım, saat 19.20, dördüncü(6400 m.) vardık. Hemen kendimi çadıra attım ve ‘Alexy, aşağı inmek istemiyorum bu gece burada kalalım’ dedim, diğer arkadaşlar da aynı fikirdeydi, Alexy ‘tamam’ dedi. Alexy, ocağı yaktı ve kar eritmeye başladı, sıcak su hazır olunca, çorbalarımızı yaptık ve içtik, artık bizden iyisi yoktu, Biraz dinlendikten sonra, Alexy’ye ‘makarna yapalım mı?’ dedim, ‘olur, ama bana biraz müsaade, bir sigara içmek istiyorum’ dedi ve gitti. Bu ara ben beklerken uyuya kalmışım, gözümü açtığımda saat 22.30’du tekrar uyumaya devam ettim, yani makarna yapıp yiyemedik.
20. Gün (15.08.2008 – Cuma, birinci kampa(4400 m.) dönüş )
Saat 08.00 uyandık, kahvaltı etmeden toparlandık, üçüncü kampa(6200 m.) doğru inişe geçtik. Kendimi pekiyi hissetmiyordum, herhangi bir ağrım filan yoktu ama bir halsizlik hissediyordum, üçüncü kampa(6200 m.) kilitlenmiştik, artık inişteydik, zirve de yapmıştık ama benim içimde tarifsiz bir bekleyiş bir huzursuzluk vardı. Halsizliğim hoşuma gitmiyordu, bir an evvel aşağı inmek isteğimin karşısında bedenim direniyor, adım atmamı bile zorlaştırıyordu, elimin parmakları uyuşuyordu, bunun yüksek irtifa ile ilgili olmadığından emindim, bu durumu daha öncede yaşamıştım, kan şekerimin düşmesi diye yorumlamıştı doktorlar, yanımdaki kuru yemişlerden atıştırıp durdum ama uyuşma devam ediyordu. Hava kötüydü, kar yağışlıydı, görüş mesafesi epeyce düşüktü, biraz önümde olan arkadaşlar karartı şeklinde görünüyorlardı. Ben geride kaldıkça ‘Alexy’ diye sesleniyordum. Alexy, ’tamam merak etme ilk çadırda uzun mola vereceğiz’ diyordu ve beni yüreklendirmeye çalışarak, ‘sen zirve yapmış, güçlü birisin, harikasın, az kaldı’ diyordu. Bir ara Alexy hızla ilerledi, 6400 m. kampı ile 6400 m. Kampı arasındaki ince bele vardı ve tırmanışa geçti, gözümü Alexy’den ve ilerdeki çadırlardan ayırmadan yavaş, yavaş ilerliyordum. Nedense bir tülü o noktaya çadırların bulunduğu noktaya yaklaşamıyordum. Bir ara Alexy’nin bana doğru geldiğini fark ettim, iyice yaklaştığında ‘Sadat, ilk çadıra yaklaşıyoruz, sıcak su hazır, uzun mola vereceğiz, hiç merak etme’ dedi. Bense bayılmak üzereydim, evet bayılmak üzereydim, artık konuşmaya bile gücüm kalmamıştı, bilinçsizce adımlarımı atıyordum, ne zaman düşeceğimi merak ediyordum.
Yine Alexy’nin sesi ile kafamı kaldırdım ki bize doğru gelen birini gördüm, ne olduğunu anlamaya çalışıyordum ki gelen adam Alexy’nin yanında durmuş, bana bakıyorlardı. Alexy, ‘Sadat burada, burada mola veriyoruz’ dedi sevinçle. Yanlarına geldim, çantamı fırlatırcasına indirdim ve üzerine oturdum. Alexy’nin yanındaki adam da çömeldi, termosun kapağındaki dumanı tüten suyu uzattı, alıp bir yudum içtim ki su değil meyve aromasıydı, adam ‘iç iç daha çok var’ dedi, hepsini içtim, tadı nefisti, erik, vişne ve en belirgin koku ise karanfildi. Kapağı bir daha doldurdu, bir daha içtim, bir daha, bir daha, onlar iç dedikçe içiyordum. İçtiğim bu sıcak meyve suyu sanki damarlarımda serum etkisi yaratıyordu, içtikçe canlanıyordun sanki. Bir ara, yeter kız, insaf, sekizinci bardak oldu birazda bize ver diyen Mitat’ın sesi ile kaç bardak içtiğimi öğrendim. Kendimi çok iyi hissediyordum, canlanmıştım, adama nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyordum.
Nereli olduğunu ve adını sordum, adının Marti, olduğunu söyledi, Norveçliymiş, öğretmenlik yapıyormuş. Bu Marti, yaşlı, temiz yüzlü, mavi gözlü, güler yüzlü bir adamdı. Yarım saat önce öleceğimi sanmıştım, sanki ölecektim de o bana hayatımı bağışlamıştı, Ona ‘sizi anneme anlatacağım, az kalsın ölüyordum, siz yardım ettiniz, bunu anneme anlatacağım’ dedim. Ben bunu Norveçliye söylerken aklımdan annemin ben yola çıktığımda veda ederken kulağıma fısıldadığı aklıma gelmişti; ‘ömrüm varsa geri gelirsin kızım’ demişti, bana bir şey olmamıştı, o zaman annem de yaşayacaktı. Norveçli gayet mütevazı, ‘Tamam, tamam, hiç problem değil, ben Türkleri biliyorum, Mustafa Kemal Atatürk’ü de, o önemli biri’ dedi. Adam, Mustafa Kemal Atatürk diye bahsederken gözleri parlıyordu, ya ben, nasıl mutlu olmuştum, nasıl gururlanmıştım, anlatamam. Kar altında oturmuş, keyif yapıyorduk, 15-20 dakika önce bayılmak üzere olan ben değildim sanki. Alexy çantamdan matımı ve uyku tulumunu aldı, yükümü hafifletti, Norveçli dağcı ile vedalaştık, üçüncü kampa(6200 m.) doğru tırmanışa geçtik. Ders 4, yüksek irtifadayken, kahvaltı etmeden yola çıkmak zorunda kalsan bile, mutlaka sıcak içecek almalısın ve mümkünde şekerli su olsun veya meyve suyu. Çünkü farkında olmadan hızla sıvı kaybedersiniz ve vücudunuz direnci kırılır.
Norveçli adamın, Marti’nin etkisinden kurtulamamıştım, kendimce yeterince teşekkür edemediğimi düşünüyordum, ama çok mutluydum, Mustafa Kemal Atatürk’ten bahsetmesi, bir Türk kızı olarak Mustafa Kemal Atatürk ile anılmak çok hoştu. Nerdeyse iyi ki rahatsızlanmış da bu adamı tanımışım ve bu sohbeti yapmışız diye sevinecektim. Ne tuhaf bir şeydi, hayatın bu tesadüfleri, ben bu zirve için kaç aydır hazırlanırken, gitmem gerekiyor, dönemesem de gitmem gerekiyor hislerini taşıyordum. Ama şimdi kendimi hayata dönmüş gibi hissediyordum, mutluydum ve yeniden doğmuş gibiydim. Bunun mutluluğu, zirvenin hazzı, yürü be Saadet, yürü be kızım, kim tutar seni oldum. Saat 13.30, üçüncü kampa(6200 m.) vardık, Alexy, arkadaşlarının çadırları olduğunu belirterek birini bana birini arkadaşlara gösterdi, öğlen yemeğimizi yiyecek, biraz dinlenip ikinci kampa(5300 m.) inecektik. Alexy hemen sıcak su hazırladı, son domates çorbalarımızı da hazırlayıp içtik biraz dinlendikten sonra tekrar yola koyulduk, saat 14.30. Ben kendimi çok iyi hissediyordum, bu enerji ile değil ikinci kampa(5300 m.), birinci kampa(4400m.) kadar inebilirdim. Kendimi teneffüse çıkmış öğrenci gibi hür hissediyordum, yani lay, lay, lom durumu.
Saat 17.15, ikinci kampa(5300 m.) vardık. Artık hızımı almıştım, aşağı inecektim, ertesi gün burada, 5300 metrede gözümü açmak istemiyordum, yıkanmak, temizlenmek istiyordum, burada da bu mümkün değildi. Arkadaşlara, ‘ben aşağı inmek istiyorum’ dedim, onlar, bu da nerden çıktı der gibi baktılar, bu isteğimi Alexy’e de söyledim, Alexy, ‘tamam, birlikte ineriz, çantanı da burada bırak, yarın taşıyıcı indirir, uyku tulumun ve matın ben de nasıl olsa’ dedi. Arkadaşlar Alexy’den taşıyıcı göndermesini istedi, Alexy, sabah erkenden taşıyıcının yola çıkabileceğini, saat 11.00 gibi kampta olabileceğini belirtti ve saat 17.30, Alexy ile birlikte inişe geçtik. Ben hiç mola vermeden belli bir tempoyla iniyordum, Alexy ise hızlı, hızlı inip mola vererek beni bekliyordu, kendisine her yetiştiğimde ‘iyi misin? Mola mı? Devam mı?’ diyordu, ben de ‘devam’ diyordum, neşeyle iniyorduk. Buzul çatlaklarına geldiğimizde ip birliğine girmeyeceğimizi belirterek, dikkatli geçmemiz gerektiğini belirtti. Yavaş ve dikkatli iniyorduk, hava iyice soğumaya, biraz da kararmaya başlamıştı, buzul çatlaklarının bazılarından yavaş, bazılarından hızlı geçmem gerekiyordu, her geçişimde Alexy bana sarılıp ‘bravo, sen güçlü bir kızsın, harikasın’ diyor, beni tebrik ediyordu. Bir ara Alexy, bir sırt çantası göstererek ‘sence bu sırt çantasının sahibi nerdedir?’ dedi, çantanın bulunduğu konuma baktım, o çantanın sahibinin buzul çatlağından başka yerde olma ihtimali yoktu, bir süre sessizce ilerledik, belli ki ikimiz de o çantanın sahibini düşünüyorduk. Merakımız öylece kaldı, o çantanın sahibine ne olmuştu? Bilemiyorduk. Saat 19.30, Alexy bir ara, telsizle bir konuşma yaptı, sonra bana döndü, ‘Sadat, bir saat sonra kamptayız ve sıcak yemek bizi bekliyor’ dedi. Artık hava iyice kararmıştı, Saat 20.15, birinci kampın(4400 m.) bizim kaldığımız yerin son rampasında Alexy beni bırakıp hızla ilerledi. Saat 20.30, birinci kampa(4400 m.) vardım, Alexy beni karşılamak üzere pozisyon almıştı, beni ilk defa görüyormuşçasına karşıladı, kucaklayıp havada döndürdü ve tekrar tebrik etti ve hemen mutfak çadırına götürdü, Alisa, Nurullah, Dinara, Vitalik tek, tek beni tebrik ettiler. Sofra hazırdı, yemeğin dumanı tütüyordu, yemeğe oturduk, Özel misafir muamelesi görüyordum. Yemekten sonra, Nurullah çadırımı gösterdi, Dinara’dan sıcak su istedim, getirdi, depoya verdiğim yedek eşyalarımı aldım, biraz temizlik yaptım, çadırda düzenimi aldım, çok yorgundum hemen yattım. Uyumak üzere yattım ama bir süre uyku tutmadı, gece fırtınalı geçiyordu, çadırı çok sallıyordu, kar da yağıyordu, gece kamp çalışanları tarafından, yine çadırların üzerindeki karları temizlemek üzere çadır sallama faslı da yapıldı.
21. Gün (16.08.2008 – Cumartesi, ana kampa(3600 m.) dönüş)
Saat 08.00, Nurullah kahvaltıya çağırdı, hava çok kötüydü, Alexy’e taşıyıcının yukarı gönderilip gönderilmediğini sordum, ‘hayır, bu havada değil taşıyıcı dağcılar bile yukarı çıkmaz’ dedi. Bu gün ana kampa inecektik, her şey havanın durumuna bağlıydı. Kahvaltı çadırına gittim, kadın bir dağcının oturduğu masaya oturttular ve servis verdiler. Bu dağcı kadınla biraz sohbet ettik, zirve yapamamıştı, ana kampa gidecekti. Zirve yaptığım için beni tebrik etti, zirve yapamayan biri ile zirve muhabbeti de keyif vermedi bana, kahvaltımı yapıp oradan ayrıldım. Ama kampta zafer edasıyla dolaştığımı da inkar edemem, zaten insanların davranışları da sizi bu havaya sokuyordu.
Daha sonra çamaşır yıkadım, bir yandan da yukarı gidip gelen var mı diye gözlem yapıyordum. Saat 11.00’e kadar inen çıkan dağcı görünmüyordu, bir grup Alman dağcı hazırlık yapıyordu, saat 12.00, hareket ettiler, onların arkasından taşıyıcının yukarı gideceğini umuyordum ki Alexy, kesinlikle bu saatten sonra bu hava şartlarında bir taşıyıcının yukarı gitmeyeceğini, yarın gidebileceğini belirtti. Giden dağcıların da maceraya atıldıklarını çılgın olduklarını söyledi. Doğrusu ikinci kampın(5300 m.) rotasında kimse görünmüyordu. Alexy, ana kampa inmek için hazırlık yapıyordu, rehber arkadaşı ile birlikte bizimle vedalaşıp ana kampa(3600 m.) doğru yola çıktılar. Ben de öğlen yemeğinden sonra dinlenmek üzere çadırıma çekildim, biraz uyudum. Daha sonra, biraz da günlüğüme bir şeyler karaladım ki arkadaşların sesini duydum, saate baktım, saat 16.00 idi. Konuşmalarından, ana kampa inmek kararında olduklarını anladım, hemen toparlandım.
Kamptakilerle vedalaştık ve saat 17.00, ana kampa(3600 m.) doğru hareket ettik, zamanımız kısıtlıydı ama gece karanlığa da kalsak, hiç acele etmeye niyetim yoktu, artık bu topraklara veda ediyorduk, etrafıma baka, baka keyfini çıkararak yürümek istiyordum.
Kendi tempomla yürümeye başladım, Mitat da bana eşlik etti, çünkü o da daha yavaş inmekten yanaydı. Saat 19.30, Puteshestvinnikov geçidine vardık, burada biraz mola verdikten sonra inişe geçtik. Saat 19.45, hava hafiften kararmaya başlamıştı, ama artık keyifli patikadan ilerliyorduk, yürüyüş benim için çok keyifliydi, ama Mitat, yorulmuştu, çünkü o ikinci kamptan(5300 m.) beri yürüyordu. Kayalık bölge bitip düzlük alana geldiğimizde saat 20.40 idi ve bir aracın beklediğini gördük, sevinerek araca bindik ve yola koyulduk. Ana kampa(3600 m.) 5 dakikalık bir süre kala yürüyen birini gördük, dikkatlice bakınca Muzaffer olduğunu fark ettik ve aracı durdurduk, onu da aldık ve ana kampa(3600 m.) doğru ilerledik. Meğer Muzaffer daha birinci kamptayken(4400 m.) aracın gelmesini talep etmiş, araç bizi karşılamak üzere gelirken onu görmemiş, bizi bekleyebileceği yere gelmiş ve beklemiş. Dolaysı ile aracı isteyen oydu, faydalanan biz olduk. Saat 20.55, ana kampa (3600 m.) vardık, Alexy, Dima ve Timur bizi karşıladı. Alexy bizi gördüğüne pek sevindi, belli ki bizden önce ana kampa(3600 m.) gelmişti ama içi rahat etmemişti. Derken bir anda etrafımız kalabalıklaştı, öyle çok kişi bizi tebrik ediyordu ki o kalabalıkta kim kimdi anlayamıyordum, kendimizi zaferden dönmüş kahramanlar gibi hissettik. Büyük yemek çadırı doluydu, akşam yemeği zamanı geçmişti ama zirve yapan dağcılara sertifika töreni yapılacakmış. Yedek yemek çadırına aldılar bizi, akşam yemeğimizi beklerken, bizim sertifikamızın verilmeyeceğini düşünüyorduk ama doğrusu heyecanlı ve mutluyduk. Nihayet yemeğimiz geldi, yemeğimizi yiyorduk ki sertifika törenine çağırıldık.
Saat 10.00, sertifikaların verilmesi başlamıştı, heyecanlandık, hazır değildik, yemek çadırına gidip sıramızı beklemeye başladık, en son sıra bize geldi, belli ki son anda bizim sertifikaları da eklemişlerdi. Toplam 13 kişiye sertifika verdiler, o kadar kalabalığın içinden sadece 13 kişi zirve yapmıştı, bir kez daha fena bir şey yapmadığımızı düşündüm. Sertifikalarla birlikte birer şişe içki de verdiler, bazıları oracıkta açtı içkilerini ikram etti. Yemek çadırında oturacak yer yoktu, dağcılar kutlama yapıyorlardı, bir sandalye alıp kapının arkasında oturan 10 yaşındaki Türk asıllı Kırgız çocuğun yanına oturdum, televizyon izlemeye koyuldum, Alexy masalardan birinde oturuyordu, keyifli görünüyordu, pek fazla kadeh kaldırıyorlardı. Bir ara birinci kampta(4400 m.) sabah beraber kahvaltı ettiğimiz kadın yanıma geldi, beni masalarına davet etti dahası elimden tutup götürdü, masanın başına oturttu. Bu masada Alman dağcılar vardı, Alexy’de bu masadaydı, a little İngilizcemizle sohbet etmeye başladık. Oradan buradan sohbet ediyorduk, sohbet keyifliydi, gece neşeli geçiyordu, saat 24.15, hatıra fotoğraflarını da çektirdik ve çadırlarımıza gittik, Alexy, bana çadıra kadar eşlik etti, bu davranış hoşuma gitti, rehber olarak halen kendisini sorumlu hissediyordu çünkü.
22.Gün (17.08.2008 – Pazar, ana kampta (3600 m.) dinlenme)
Sabah 08.00, uyandık, hava pırıl pırıldı, ana kampta(3600 m.) sabah hareketliliği vardı, kimisi yüzünü yıkıyor, kimisi dişlerini fırçalıyor, kimisi doğayı dinliyor, herkeste bir rahatlılık bir sakinlik vardı. Hani bir düğün, bir bayram v.b kutlama telaşı olurda kutlama bitince hayat yine kaldığı yerden devam eder ya işte aynen öyle bir hava esiyordu. Önceki günlerde durum farklıydı, gitmeye hazırlanan dağcılar, gelen dağcılar, taşıyıcılar, kamp çalışanları, hep bir hazırlık, hep bir telaş gözlenirken, şimdi, normal yaşam sürüyormuş da buradaki insanlar hep buradaymış da günün rutin akışı devam ediyordu gibiydi. Bu gün birinci(4400 m.) ve ikinci kampta(5300 m.) kalan eşyalarımız gelirse gitmeyi planlıyorduk.
Günü değerlendirmek adına ana kampın(3600 m.) çevresinde gezinip fotoğraf çekmeye karar verdim, makinemi aldım çıktım. Etrafta organizasyon firmalarının çadırlarının yanında Kırgızların yaşadığı çadırlar da vardı, onlardan birine yaklaştım, çadırın kapısında 1,5 -2 yaşlarında bir kız çocuğu duruyordu, onu sevmek için yaklaştım, annesi çıktı, selamlaştık, kadın Türkçe biliyordu, çadıra davet etti hemen girdim tabii. Derken, bir adam ve bir kız çocuğu geldi, eşi ve kızıymış, bir telaş, etrafın dağınıklığını topladılar, tıpkı Anadolu’da nasıl ki bir misafir gelince, hürmet ve izzet ikram için hane halkında bir telaş bir hazırlık yapılır ya işte burada da benim için aynısı yapılıyordu. Bilindiği gibi Anadolu’da misafir ben geliyorum diye haber yollamaz, dolayısı ile hane haklı da önceden hazırlık yapmamış olur, dolayısı ile misafir geldiği an bir telaşla misafiri ağırlama çabaları sarf edilir, misafir de bunu hisseder ve hoş bir etkileşim oluşur. Batı’da ya da günümüzde kentlerde genelde misafir hane halkını rahatsız etmemek için önceden gelmek istediğini, müsait olup olmadıklarına göre, gideceği gün belirlenir, hane halkı hazırlığını ona göre yapar, ve o misafirin geldiği anda taraflar hazır olduğu için telaşa mahal yoktur. Ama bence, habersiz misafir gitmek, habersiz gelen misafiri ağırlamak daha güzel, daha samimi, daha heyecanlı ve mutluluk vericidir. Bir kere sürprizdir habersiz gelen misafir, e sürpriz de herkesi mutlu eder. İnsanlar korkmasın misafire hazırlıksız yakalanmaktan, ne demiş atalarımız, ‘misafir umduğunu değil bulduğunu yer’. İşte ben de habersiz misafirdim, bunun keyfini çıkarıyordum. E… misafirdim ya, hemen sofra kuruldu, misafir istemese de, sofra kurulacaktı zaten, onlar da itirazlarıma aldırmadan sofrayı kurdular. Sofrada, kımız, tereyağı, yoğurt ve ekmek vardı, bilmediğim sofralardan değildi, o en güzel, o en zengin sofralardan biriydi, yediğim her şey çok lezzetliydi. Birkaç fotoğraf çektim, biraz da sohbet ettik ve küçük kıza biraz harçlık verip, oradan ayrıldım.
Ziyaretim bitip kampa döndüğümde, öğlen yemeği vakti gelmişti, yemeğimizi yedik, sonrasında Timur’dan emanetlerimizi istedik, bu emanetler, hem fazla eşyalarımız, hem fazla paramız, hem de pasaport, kimlik, uçak bileti v.s. evraklarımızdı. Hesaplarımızı yaptık, rehberin parasını, çadır kiralarını, birinci kampta(4400 m.) fazladan kaldığımız günlerin ücretini, taşıyıcı paralarının hesaplarını yaptık, ödemelerimizi tamamladık ve kamp sorumlusu ile açık hesaplarımızı da kaptık.
Ana kamptaki(3600 m.) sakinlik pek uzun sürmedi, hava kapandı, kar yağmaya başladı, hava iyice soğudu, tekrar yemek çadırında oturulmaya başlandı. Kar iyice hızını artırdı, her taraf bembeyaz oldu, kamp inanılmaz hoş görünüyordu, farklı bir gezegen gibiydi, çünkü kar detayları örtmüştü ve bir olağanüstülük yaratmıştı, buraya geldiğimizden beri ana kampı(3600 m.) bu denli kar kaplamamıştı, sadece uzaklardan görünen Pamir dağları bembeyazdı, şimdi ise her taraf bembeyazdı. Ortam, sabahkinden çok farklıydı, sabah, güneş pırıl, pırıldı, aynı günün öğleden sonrası her tarafı kar örtüsü kaplamıştı, hava da epey soğumuştu. Ana kamp(3600 m.) bu gün pek hareketliydi, doğa, estiriyordu, kar yağdırıyordu, insanlar da bunun mücadelesini veriyordu. Kar yağışına, soğuk havaya tabii ki yabancı değildik, ama ana kampta(3600 m.) durum farklıydı, herkes kendi çadırında kendi imkanlarında mücadele vermiyordu, insanlar, daha bir toplu hareket ediyorlardı, yemek yenen çadırda oturmayı yeğliyorlardı. Yani, hani bütün aile bir araya gelince evin havası değişir ya, ortam bir güzelleşir ve hareketlenir ya işte öyle bir şeydi. Bu hareketliliği izlemek pek hoşuma gidiyordu.
Kar bazen öyle şiddetleniyordu ki dışardan çadıra giren herkes kardan adama dönmüş oluyordu, yemek çadırı gelen giden den iyice kalabalıklaştı. Kar yağışından kaçan çadırdaydı, kim dağcı, kim avcı anlamak zordu. Hatta 3 yaşlarında bir erkek çocuk bile vardı, Rus asıllıydı, annesi ve halası ile takılıyordu, orada ne yapıyordu, neden oradaydı bilmiyorum, annesi tek kelime İngilizce bilmediği için konuşamadık, iletişim kuramadık. Sonuç olarak, ortam, dağcısı, avcısı, çocuğu, yaşlısı, genci, kadını, erkeği ile Nuh’un gemisi gibiydi.
Akşamüzeri, Mitat, Norveçli Marti’nin geldiğini haber verdi, bu habere çok sevindim. Marti, zirve dönüşünden sonraki gün inişte, 6100 metrelerde rahatsızlandığımda bana sıcak meyve suyu hazırlayıp getirmişti. Ben de yeterince teşekkür edemediğimi düşünmüştüm, onu tekrar görmeyi umuyordum ve bu dileğim gerçekleşmişti. Yedek yemek çadırında buldum onu, sevinçle sarıldım, tekrar teşekkür ettim, etrafında bir grup dağcı vardı, bana yaptığı iyiliği olay haline getirmiştim, hoş bir karşılaşma oldu. Adam ise son derece mütevazı ve bilgece gülümseyerek önemli değil gibi davranıyordu. Benim adama tezahüratım sadece bana yardım ettiği için değildi, üstüne üstlük Mustafa Kemal Atatürk’ten bahsetmesi, tanımasıyla beraber değer vermesinden dolayı hayranlık duymuştum. Düşünsenize Bir Türk kızı olarak, bir dağın başında, bir yabancı ile karşılaşıyorsunuz, Türk olduğunuz öğrenilince Mustafa Kemal Atatürk ile anılıyorsunuz, yani ülkenizin lideri ile anılıyorsunuz, bu çok gurur vericiydi, çok mutlu olmuştum.
Biliyor musunuz? Norveç’te ‘Atatürk Gibi Düşün’ diye bir deyim varmış, , Norveçli ebeveynler çocuklarına, zorluklarla karşılaştıklarında, çaresizlik hissettiklerinde veya imkansız gibi görünen konularda öğüt olarak bu deyimi kullanırlarmış ‘Atatürk Gibi Düşün, sen bu işi yaparsın veya çözersin’ derlermiş.
Derken, akşam yemeğinden sonra, yine masalarda biraz sohbet ettik, sonra da herkes çadırlarına çekildi.
23.Gün (18.08.2008 – Pazartesi, ana kamptan(3600 m.) OSH’a dönüş)
Sabah 08.00 uyandık, kar yağmıyordu, hava güneşliydi ama epey soğuktu, yüzümüzü yıkadığımız çeşme düzeneğindeki su bile donmuştu. İkinci kamptaki(5300 m.) eşyalarımızın geldiğinin haberini aldık, taşıyıcıların yanına gittik, çatmalarımızı aldık, tartıdan geçirdik, ücretini ödedik, çadırlarımıza döndük.
Arkadaşlar, kamp sorumlusu Dima’ya veya Timur’a ne zaman gideceğimizi sormamı istediler, Dima, ‘bu gün gideceksiniz’ dedi ve zaman belirtmedi. Bir grup dağcı, çantalarını meydana getirip istiflemişti, bir de minibüs bekliyordu, Timur’a sordum bununla mı gidiyoruz diye, hayır anlamında kafasını salladı. Biz, bununla mı gideceğiz? Ne zaman gideceğiz? Derken bir da baktık ki bir grup dağcı, şu beraber geldiğimiz İspanyollar dağcılar da dahil minibüse bindi ve minibüs hareket etti gitti. Gitmeyi bekleyen biz dört kişi dört Türk bakakaldık, peki ya biz ne zaman gidecektik? Dima ise yine aynı cevabı veriyordu, ‘bu gün gideceksiniz’. Biraz gerildik, Timur’a biraz çıkıştım, ‘ben en yetkili değilim’ dedi, bu gergin durumdan uzaklaşmak istedim, çadırıma doğru gittim. Bu ara arkadaşlar kamp sorumlusu Dima ile orada bulunan küçük uçakla gitmemiz konusunda 60 EURO’ya anlaşmışlar, bana da sordular, iyi fikirdi, yolculuk başlamıştı. Bizi götürecek uçak, Kampın yan tarafındaki kurumuş geniş dere yatağındaki taşlık alanda hazırlanıyordu, uçak dediğimiz, ikinci Dünya savaşından kalma pervaneli 7-8 kişilik minik bir uçaktı. Daha iki saat önce kalkışın yapılamayacağı söylendi, öğlen yemeğinden sonra yola çıkacaktık. Keyfimiz yerine gelmişti, bize hemen yemek servisi yapıldı, artık son yemeğimizi yiyorduk. Bana göre kamptaki görevliler sanki buradaki ailemdi, o kadar yakınlık göstermişlerdi ki, gitmenin sevinci ile ayrılık hüznü birbirine karıştı. Saat 14.00, uçağımız hazırdı, ben herkesle vedalaşırken, Alexy çantamı kaptı uçağa götürdü, bizden başka biri genç diğeri yaşlı iki kişi ile birlikte 5 kişi uçağa bindik. Uçağın kalkışı yaklaşık 15-20 dakika sürdü, nihayet havalandık. Uçağın içi konforlu değildi, tabureler gibi oturma yerleri vardı, sırtımız uçağın kenarlarına dayalı idi. Emniyet kemerinin yanında ellerimizle bir yerlere tutunuyorduk. Ana kampa(3600 m.) son kez baktık ve gözden kayboldu. Uçak çok fazla yüksekte uçamıyordu ve muhteşem bir manzaranın içinde ilerliyorduk, Pamir dağları ise muhteşem güzel görünüyordu ve bu güzelliği fotoğraflamak mümkün değildi. Yaklaşık 1,5 saat sonra OSH’a vardık, normal şartlarda uçakla gelmeseydik, giderken olduğu gibi 9-10 saatlik bir yolculuk yapacaktık.
Bu uçakların indiği yer şehrin hava alanı değildi, farklı bir yerdi, uçak inişe geçtiğinde mısır tarlasına ineceğiz sandım, nerdeyse mısır püsküllerine teğet geçecektik, tarlaya değil ama kenarına indik. Bağ bahçeler arasında, çayır çimenlik bir yerdi, ne olduğu anlaşılamayan birkaç yapı vardı, o kadar. Bizi firma görevlisi karşıladı, uçakta bizimle gelen ana kamp(3600 m.) görevlisi ile alış verişe gittiler, bizim biraz beklememiz gerekiyordu. Bu ara, orada bulunanlara tuvaleti sordum, adamlardan biri eli ile etrafı göstererek ‘burada her yer tuvalet’ dedi, artık indiğimiz yeri düşünün, bağ bahçe şartları işte. Hava çok güzeldi, askılı tişörtle dolaşıyorduk. Firma görevlisi geldi, yola koyulduk, görevliden bizi çarşı pazara götürmesini istedik, götürdü, birkaç hediyelik alış verişi yaptık ve otelimize döndük. Otele vardığımızda saat 17.30 idi. Duş alabileceğiz hevesindeydik, tam 20 gündür banyo yapamamıştık, odalarımızın anahtarlarını aldık, sıcak su olup olmadığını sorduk, aldığımız yanıtla soğuk su duşu almış gibi olduk, yıkıldık, tüm şehirde elektrikler kesikmiş dolayısı ile değil sıcak su soğuk su bile yokmuş. Çaresiz odalarımıza çıktık, kısa bir yerleşmeden sora, aşağı indim, çok susamıştım soğuk bir içecek bulmalıydım, otelde yoktu, arkadaşların oda numarasını sordum, haber verip dışarı çıkacaktım, onlar çoktan dışarı çıkmışlardı bile.
Kaldığımız otelden dışarı çıktım etrafta bulduğum ilk bakkala soğuk içecek sordum, komiktim yani, şehirde elektrik yoktu, zavallı küçük bakkal nasıl soğuk içecek bulunduracaktı. Biraz daha ilerde bir lokanta gibi bir yer gördüm, burada olabileceğini düşündüm, oraya gittim görevli kıza derdimi anlatmaya çalıştım tabii İngilizce, ama kız İngilizce bilmiyordu, çaresiz geri dönerken sesli düşünerek Türkçe ‘ya ben derdimi nasıl anlatacağım bu insanlara, bir soğuk kola istediğimi anlatamadım’ dedim. Orada oturanlardan biri garson kıza ‘soğuk kola istiyor galiba’ dedi. Hemen döndüm, kadının yanına gittim ‘siz Türkçe biliyor musunuz?’ dedim. Kadın ‘evet, çünkü Türküm bacım’ dedi, ben de ‘iyi ki Türksün bacım’ dedim, gülüştük, hemen masalarına buyur ettiler ve oturdum. Burada karşılaştığım Türk kadının adı Züleyha idi, Azerbaycan’da yaşıyormuş, ağabeyi burada yaşıyormuş ve onları ziyarete gelmiş. Az önce konuştuklarımdan tek kelime bir şey anlamayan garson kız Züleyha ile samimi konuşuyorlardı, soğuk bir şeyler içmek istediğimi de anladı sonunda. Sohbeti koyulaştırdık, çarşı Pazar gezmeyi, Kırgızistan’a özgü yemekler yemeyi istediğimi söyledim, Zülayha da bilmiyordu, ama garson kızın bunu yapabileceğini söyledi. Garson kız, akşam saat 20.00’den sonra çıkabileceğini belirtti, benim için fark etmezdi, kabul ettim, garson kız ile akşam saat 20.15’te buluşmak üzere anlaştık. Ama garson kızın bir talebi vardı, gideceğimiz yere taksi ile gidecektik, taksi parasını benim vermemdi, ben de ‘bu akşam tüm masraflar bana ait olacak’ dedim, kavilleştik, otele döndüm. Otelde elektrik vardı ama halen su yoktu, çaresiz yatıp biraz uyudum. Sonrasında akşam yemeği için hazırlandım, garson kızla buluşacağım lokantaya gittim. Lokantaya geldiğimde elektrikler kesik olduğu için lokantayı karanlık basmıştı, garson kız kapıda bekliyordu, İngilizce bilmiyordu, ben de onun dilini bilmiyordum ama birkaç İngilizce, bir de beden dili biraz anlaşıyorduk. Taksi ile yola koyulduk, derken bir evin kapısında durduk, kapıda Züleyha göründü, hoş bir sürpriz oldu. Züleyha ve küçük yeğenini de aldık ve şehir merkezine doğru yola koyulduk, nihayet yemek yiyeceğimiz yere vardık. Burası büyük bir caddenin kenarında, ağaçların altında, diğer tarafında dere akan hoş bir yerdi. Kırgızlara has bir yapıda, bağdaş kurup oturulacak yer sofrası tipinde oturulan masalar vardı. Boş bir masaya yöneldik, ayakkabılarımız çıkarıp oturduk, çok geçmeden, garson bir kız geldi, ben ne yiyeceğimi söylemeyecektim, Züleyha ile bizim garson kız aralarında ne yiyeceğimizi kararlaştırdı ve siparişi verdiler. Önce yağlı ekmek dedikleri yuvarlak pide büyüklüğünde ekmekle kımız ve çay getirdiler. İki farklı fincan getirdiler, Kımız içilecek fincanlar ve çay fincanlar farklıymış, kımız fincanları daha genişti, tas gibiydi, çayda şeker kullanmıyorlardı, özel olarak istenirse bazen temin edebiliyorlarmış. Saatlerdir açtım, en son ana kampta(3600 m.) öğlen yemeği yemiştim, arada sadece meyve atıştırmıştım. Sofradaki yağlı ekmek nefisti, derken kavurma da geldi, çok acıktıktan sonra yemek yemenin keyfine de diyecek yoktu, ortam da hoştu. Garson kız benim fincanım boşaldıkça kımız dolduruyordu, Züleyha’ya, ‘yarım bardaktan fazla kımız içilmezmiş, doğru mu? Ben çok içmedim mi?’ diye sordum, Züleyha, ‘yok canım biz içiyoruz’ dedi ve içime su serpti, şimdi bu yabancı ellerde sarhoş olmanın alemi de yoktu yani. Gece epey ilerledi, hesabı istemenin zamanı gelmişti, gelen hesap 130 COM idi, ödemeyi yaptım, bunun için bana teşekkür ettiler, ‘bilakis ben teşekkür ederim, bana bu akşam eşlik ettiniz, ev sahibeliği yaptınız’ dedim. Gerçekten de bu güzel ve samimi insanlarla güzel bir gece geçirmiştim. Tekrar taksiye bindik, önce Züleyha’nın evine gittik, garson kız da orada kalacaktı, vedalaştık, otelime sağ salim götürmesi için taksi şoförünü de tembih ettiler. Otele geldiğimde saat 23.15’ti, biraz otelin bahçesinde oturdum, derken, saat 23.30, bir minibüs geldi, dikkatlice bakınca bizim dağcı milleti olduğunu gördüm, hem de öğlen ana kampta(3600 m.) uğurladığımız İspanyollardı, bizden önce yola çıkmışlardı ama daha yeni geliyorlardı. Minibüsten inerken savaştan çıkmış gibiydiler, onlar da beni görünce şaşırdılar tabii. Odama çıktım, sular akıyordu, hemen duşumu aldım ve yattım.
24.Gün (19.08.2008 – Salı, OSH’da dinlenme ve Bishkek’e dönüş)
Saat 08.00, uyandım, hazırlandım, kahvaltıya indim, artık kahvaltıda ne bulursam onu yemek zorunda değildim, mutfakta çalışan hanımlardan biri ile de konuşabiliyordum nasıl olsa. Bütün şirinliğimi ve kibarlığımı takınarak servis penceresine yaklaştım, omletin yanında domates istediğimi anlatmaya çalıştım, anlamışlardı ki nefis bir yağda yumurta ile doğranmış domates getirdiler, hanımların servis sunumu, kibarlığı, samimi gülümseyişi ve bakışları kendimi müşteri değil misafir gibi hissettiriyorlardı, kahvaltımı keyifle yaptım.
Bu gün saat 15.00’ tur görevlisi otelden bizi alacak, havaalanına götürecekti, 5-6 saat boş vaktimiz vardı, biraz çarşı Pazar gezip birkaç hediyelik eşya almayı planlıyordum, odama çıktım hazırlandım ve lobiye indim, arkadaşlara ‘hediyelik eşya bakacağım, saat 15.00’te otelde olurum’ dedim ve otelden ayrıldım. Minibüs ile şehir merkezine gittim, yolculuğum pek eğlenceli geçti, öyle çok inen binen oldu ki bir ülkenin insan profilini izlemek için böyle bir yolculuğu yapmanın önemli olduğunu düşündüm. Çünkü yaşlısı genci, kadını erkeği, çocuklusu çocuksuzu inip biniyordu, seyahat sırasında yabancı olduğum hemen, hemen herkes tarafından fark edildi, sanırım başımdaki kızıl yıldızlı Che şapkamda ilgi çekiyordu ve meraklarını yenemeyip nereli olduğumu soruyorlardı. Türk olduğumu öğrenince de daha bir yakın davranıyorlardı, aralarında Türkçe bilenler de çıkıyordu, onlarla da sohbet ediyorduk, böyle enteresan bir yolculuk yaptım. Şoför, bana ‘burada in aşağı tarafa git’ dedi, teşekkür edip indim ve çarşı pazara doğru yürüdüm hava sıcaktı, şehir hareketliydi. Hediyelik eşya bakımından çarşı pazar Bishkek gibi değildi, Kırgızistan’a has yöresel hediyelik eşya bakımından pek zengin değildi, daha çok mahalle pazarına benziyordu. Alış veriş sırasında arkadaşlarla rastlaştık, ölen yemeğini yemek üzere çarşı pazardan çıktık, ‘dün akşam yemek yediğimiz yer güzeldi, sizi oraya götüreyim mi?’ Dedim, kabul ettiler ve oraya gittik, yemeğimizi yedik, ben biraz etrafı gezmek istedim, otelde buluşmak üzere ayrıldık. Biraz dolaştım, resim çektim ve taksi ile otele döndüm, aldığım birkaç hediyelik eşyaları da çantama yerleştirdim ve resepsiyona indim, bizi OSH havaalanına götürecek firma görevlisini beklemeye başladık, tur görevlisi ile havaalanına geldik, saat 18.30, uçağa bindik, saat 19.20 Bishkek havaalanına indik, yine tur görevlisi Dinara bizi karşıladı, bir araçla birkaç saat kalacağımız otele geldik, saat 20.30 olmuştu. Bu sefer, şehir merkezinden uzakta bir otel seçilmişti, otelden dışarı çıkma şansımız yoktu. Firma yetkilisi Dinara, bir firma görevlisinin saat 12.00’de gelip bizi alacağını havaalanına götüreceğini söyledi, bizimle vedalaşıp otelden ayrıldı. Otelde hazır yemek de yoktu, arkadaşlar, ‘kahvaltılık bir şeyler getirin yeriz’ dediler, ben Kırgızların kahvaltılarından bıkmıştım, hele, hele kamptaki kahvaltılar beni deli etmişti, midem, ‘ne yine mi kahvaltı’ diye isyan etti. Resepsiyondaki kıza ‘izin verirseniz mutfakta kendime yiyecek hazırlayabilir miyim?’ dedim, ‘bir saniye’ dedi, mutfağı aradı konuştu, bana dönüp ‘tamam’ dedi. Otelin mutfağına gittim, ne var ne yok baktım ve kendime menemen yapmaya karar verdim. Yemekten sonra odama gidip biraz dinlendim, otel görevlisi saat 11.30’da aracın beni beklediğini haber verdi, saat 12.00’de gelmesi gereken araç, erken gelmiş, eh ne yapsınlar bir an evvel bizi havaalanına atıp evlerine gitmek istediler herhalde, e haliyle erken geldikleri için ben de onları bekletmek zorunda kaldım. Saat 11.50, otelden ayrıldık, Bishkek Uluslararası Manas havaalanına doğru hareket ettik.
25.Gün (20.08.2008 – Çarşamba, İstanbul’a dönüş)
Saat 00.05, Bishkek Uluslararası Manas havaalanına vardık, Kırgızistan’daki son saatlerimizdi, ama havaalanında da zaman geçmek bilmez ya, insanı yorar, epey yorulduktan sonra nihayet, 03.15, uçağa bindik, saat 03.30, Uçağımız kalktı, bu sefer saatlerimizi 3 saat geri aldık. (uçuşumuz 5 saat 20 dakika sürdü), saat 05.50 ve İstanbul’dayız.
Uygulanan Program:
1. Gün 30.07.2008 4200 m Puteshestvinnikov geçidine AKLİMATİZE Tırmanışı ve Dinlenme
2. Gün 31.07.2008 4400 m. Tırmanış ve Dinlenme
3. Gün 01.08.2008 4400 m. Dinlenme
4. Gün 02.08.2008 5300 m. Tırmanış ve Dinlenme
5. Gün 03.08.2008 4400 m. Dönüş ve Dinlenme
6. Gün 04.08.2008 4400 m. Dinlenme
7. Gün 05.08.2008 4400 m. Dinlenme(kötü hava nedeni)
8. Gün 06.08.2008 5300 m. Tırmanış ve Dinlenme
9. Gün 07.08.2008 6200 m. Tırmanış ve Dinlenme
10. Gün 08.08.2008 4400 m. Dönüş ve Dinlenme
11. Gün 09.08.2008 4400 m. Dinlenme
12. Gün 10.08.2008 4400 m. Dinlenme(zirve öncesi)
13. Gün 11.08.2008 5300 m. Tırmanış ve Dinlenme
14. Gün 12.08.2008 6200 m. Tırmanışı ve Dinlenme
15. Gün 13.08.2008 6400 m. Tırmanış ve Dinlenme
16. Gün 14.08.2008 7134 m. Zirve Tırmanışı, 6400 m. Dönüş ve Dinlenme
17. Gün 15.08.2008 4400 m. Dönüş ve Dinlenme
18. Gün 16.08.2008 3600 m. Dönüş ve Dinlenme
19. Gün 17.08.2008 3600 m. Dinlenme
20. Gün 18.08.2008 Osh’a Dönüş(uçakla) otelde konaklama
21. Gün 19.08.2008 Bishkek’e Dönüş, otelde konaklama
22. Gün 20.08.2008 İstanbul’a Dönüş
MASRAF LİSTESİ:
600 EURO firmaya ödendi
375 EURO rehbere ödendi
40 EURO çadır kirası ödendi
120 EURO çadır taşıma ücreti ödendi
126 EURO eşya taşıma ücreti ödendi
120 EURO ikinci kampta fazla kalmanın bedeli içi ödendi
60 EURO uçak için ödendi
10 EURO uçakta yük bedeli için ödendi
Birkaç hediyelik eşya + şehirdeki yiyecek içecek ve özel harcamalar
Özetle bu faaliyette, uçak ücreti + 2000 EURO harcama yapıldı.
26.01.2009
Saadet ÇERTEZ
|
|