TIRMANIŞA BAKIŞ… DAĞDAKİ DAVRANIŞIMIZ
Gıyasettin Demirhan
Her insan, yaptığı işle övünme çabası içindedir. Bu çaba, kümeleşince grubu övme çabasına dönüşür. Bireyin biyolojik varlığının, sosyal olarak da toplumsallaşmanın dışavurumudur bu. Yani, ait olmak. Bu çaba zamanla, “yapılan işe, kendine ve gruba mesafe koymadan bağlanma” sekline dönüşebilir. Bağlanmanın dozu bazen öyle coşkulu olur ki fanatizme kayar. İşte burada öznellik öne çıkar. Kendinize öznel olabilirsiniz. O sizin sorununuzdur ama grup içindeyseniz, önderseniz, öğretmenseniz, hekimseniz, hukukçuysanız ve şemsiye bir kurumun yöneticisiyseniz, yani başkalarını ilgilendiren kararlar alıyorsanız nesnel olmak zorundasınız. Rakip de rekabette içinizdedir. Düşünsel olarakta, pratikte de şevkatlı bir annenin çocuklarını kucakladığı gibi herkesi kucaklama sorumluluğunu taşıyıp yaptığınız işi yüceltme çabası içinde olmalısınız.
Konumunuz ve yaptığınız iş ne olursa olsun her zaman çevrenizle iletişim kurarsınız. Bunu sağlayan dildir. Kendinizi de birikiminizi de dil ile ifade edersiniz. Kendini ifade etme işi dürtüsel ya da birikiminizin ürünü olabilir. Beklenen ise dürtüselliğin ötesindedir. Bireysel ve toplumsal birikimin adı kültürdür. Kültür, insanın yaşadığı coğrafyanın da etkisiyle ürettiklerini zenginleştirmesiyle oluşur ve gelecek kuşaklara aktarılır, formal ya da informal. Nasıl olduğunun önemi yok. Realistlerin bakış açısına göre önemli olan kültürün gelecek kuşaklara aktarımıdır. Bu bakış açısı bir nevi biyolojik soyvarlığının sürdürülmesi çabasına benzerdir. Aktarma ve varlığını sürdürme çabası zamanla geleneğe dönüşür. Gelenek, insanları belli kalıplar içerisinde davranmaya zorlar. Bu zorlama bazılarını mutlu, bazılarını mutsuz eder. Genellikle de değişim eğiliminde olanlar mutsuz, varolan yapıyı koruma çabası içindekiler mutlu olurlar ama aslında mutlu oldıklarını sanırlar çünkü varolanı koruma içgüdüsü onları daha da yorar. Aslında bu mutsuzluk ya da mutluluk görecelidir. Çünkü kültür ve gelenek nesnel değildir ama çoğu zaman nesnel olandan daha fazla ilgilendirir insanları. Tartışmaların ve kavgaların büyük bir bölümü de bu yüzden ortaya çıkar.
Tarih çok şeyin tanığıdır. Bu nedenle tarih okumak yararlıdır. Geçmişte olanları bilmeyenler gelecek konusunda isabetli kestirimde bulunamayabilirler. Politikadan spora, yaşamımızın her boyutunda bunu görürüz. Ama nedense yaptığımız hataları ardı arkasına tekrar eder dururuz. İşte burada, uygarlık devreye girer. Avrupa’yı düşünün… Nedeni ne olursa olsun yıllarca savaşmış olan Avrupalılar, İkinci Dünya Savaşından sonra attıkları her adımda o topraklarda savaşın olmamasına özen gösterdiler. Büyük oranda da bunu başardılar. Ama dışarı ile olan ilişkilerinde bu sendrom halen sürüyor. Çünkü dış dünya ile halen istenilen diyaloğu kurabilmiş ya da kurmuş değiller. Bunun ana nedeni belki de sanki R-Korteks davranışlarının ağırlığıyla dışarıdaki kaynaklara sahip olma isteğidir. Yerel konfor buradan besleniyor çünkü.
Sporda da bu gerçeklik halen varlığını sürdürüyor. Zaman birçok şeyin çözümüdür ama unutmayalım ki zaman çok acımasız, insan ömrü çok kısadır. Olimpiyat Oyunları ve her tür uluslararası karşılaşmada sözel ve fiziksel şiddetin her geçen gün azaldığına, gerçek yaşam gibi hobi etkinliklerinde de insanların diyaloğu geliştirerek her geçen gün uygarlaştığına tanık oluyoruz. Örneğin, bir zamanlar bilinmeyen dağların doruklarına ulaşıldığında en çok kullanılan ifade “fetih” idi. Anımsayın! Bu ifade en çok kazanılan savaş sonrasında kullanılır. Günümüzde ise en fazla dışarıda ekonomik başarı sağlandığında ve politik bir akımın etrafında kalabalık taraftar toplandığında kullanılır. Sonuç söylemi de; “bir ülkeyi fetetettik, gönülleri fetetettik” şeklindedir.
Dağcılık etkinlikleri de bu tür yaklaşımlara yabancı değildir. Dağların doruklarına kendiniz için mi çıkarsınız? Doruğa çıktığınızda orayı fetetme düşüncesi dağa sahip olmak duygusunu mu yansıtır sizde? Yoksa kendinizi gerçekleştirmek midir bu? Eğer yapılan iş grup adına ise kendini/zi gerçekleştirme ve fetih daha değerli mi olur? Yoksa orada kendinizi gerçekleştirdiğinizde mutlu mu olursunuz? Aynı doğruğa ilk tırmanışı yaptığınızda, hele de değişik nedenlerden dolayı birkaç kez geri dönmüş iseniz, bu duygunun tadına doyum olmaz. Ya ikinci, üçüncüsü, dördüncüsünde… Neden daha, daha, daha aynı doruğa tırmanmak ister insan? Amaç, bireyin zihnine yerleşen “fetih” anlayışının pekiştirilmesi midir, yoksa doruğa her çıkış mutluluğunuza yeni bir mutluluk mu katmaktadır? Diyelim ki öyle. Peki bu mutluluk, kent yaşamına ne denli yansır? Kentte mutlu olmak için orda mutluluk mu depolanmaktadır? Eğer öyle ise, bu tür mutluluğun ömrü ne kadar sürmektedir?
Şu tekrar tekrar aynı doruğa tırmanma işi üzerinde biraz daha duralım. Bazıları der ki, amaç doruk değil, dağlarda olmak ve tırmanmanın hazzına varmaktır. Her tekrarda o dağ aynı dağ mıdır yoksa farklılaşmakta mıdır? Dağ aynı kalıyorsa, tekrar fetetmeye ne gerek var? Dağ farklılaşıyorsa, bu farklılığın adı nedir? Üstelik herşeye karşın doruğa tekrar tırmanılıyorsa illa ki doruk mudur amaç yoksa tırmanmanın hazzı mı? Dağlar, anlamsız hırslar ve tanımlanamayacak acemiliklerle dolu tırmanışlarda bir çok insanın yaşamına malolmuştur. Sanırım olmaya da devam edecektir. Bütün bunlar yaşandığında yalnız iseniz belki sorun yok (!) ama arkadaşınız güçsüzleştiğinde, birisi kaza geçirdiğinde, daha da acısı, ekipten birisi yaşamını yitirdiğinde onun yanından geçip doruğa tırmanmanın bir anlamı var mıdır? Eğer anlamı var ise, bunun adı hedefe ulaşmak ve yeni birşey başarmak mı, hırslarımızın esiri olmak mıdır? Tırmanışa devam etmeyip o kişiyi aşağıya indirirseniz ne kaybedersiniz? Sadece ….cı kez o doruğa tırmanmamayı (!). Dünya dağcılık tarihinde bu tür örnekler hiç de az değildir. Her alanda rekabetin gün be gün arttığı bir devirde yaşayanlar olarak, bu soruların yanıtlarını nasıl vereceğiz? Ne yaman çelişki değil mi? Atomun parçalanması bilimsel olarak ne denli değerli ama atom bombasının üretimi o denli ...! Dağlara tırmanmak ne denli keyifli ama herşeye karşın doruğa çıkmak ne denli…!
Fiziksel dünyada da kültürel dünyada da birçok şey birbiri ile ilişkilidir. Bu nedenle, dağdaki davranışlarımız ile kentteki davranışlarımızın aslında yok birbirinden farklılığı. Hatta dağlarda gerçek kişiliğimizi daha fazla yansıtırız. Çünkü orada Maslow’un “İhtiyaçlar Hiyerarşisi” daha fazla kendini gösterir. Dağların eteklerinde herşey yolunda giderken, yükseldikçe zayıflayıp bencilleşerek kendimize daha fazla döneriz. İşte o zamanlarda bu sorular daha fazla sorulur. Oysa yaşam sade ve basit. Karmaşıklaştıranlar; konforlu yaşamda yansıtmadıklarımız ve kültürün arka planımızda bıraktığı, bizim de tanıyamadığımız izlerdir. Bu izleri tanıma çabası ile dağlara tırmanma arasında sağlıklı bir ilişki kurduğumuzda kendimizi de yanımızdakileri de daha iyi tanıyarak uygarca davranırız. İşte o zaman yanınızdakini bırakma ya da bırakmama ikileminin yorumunu mantığımızı kullanarak yaparız ve olaya daha sağlıklı yaklaşırız. Belki de bunun kararını dağa çıkma planı yaparken vermeli. Bilimsel bir makaledeki isim sıralaması gibi. Diyelim ki önceden kararı verdik: “Herkes kendi yoluna”. Bu nasıl bir karar olacak? Vicdanımız ya da içinde bulunduğumuz kültür bunun açıklamasını önceden ortaklaşa verdiğimiz karara saygı duyarak mı, yoksa kendi ölçütlerine göre mi yapacak? Sorular ve açıklamalar bu şekilde uzar gider… Sanki önemli olan, her duruma kendi nesnel koşullarını analiz ederek yaklaşmak ve kendimiz için nasıl düşünülmesini istiyorsak (!) başkaları içinde benzer iyi temennilerde ya da yaklaşımlarda bulunmak. Yoksa, kişilik ve kimlik ikileminde boğulup giderken özgürlüğümüzün sınırlarını saptayamayız.
Tekliğin birliğe, birliğin tekliğe saygısı ve sevgisi ile…